Erdem Öztop, Cumhuriyet Kitap
(Şubat 2009)

Kaya, seni edebi yazılardan, Oscar Wilde, Robert Louis Stevenson gibi
yazarlardan yaptığın çevirilerden biliyorduk; şimdi karşımıza romanla
çıkageldin! Neden? Roman yazma sebeplerini merak ediyorum...
-Roman yazmanın, roman yazan herhangi birinin roman
yazmasının sebeplerine bakınca öncelikle bunun siyasi bir hareket
olduğunu söyleyelim. Bugün baskın olan ve kendimizi kurarken
kullandığımız söylemler hangileri? Bu söylemler olmadan bir roman
yazılabilir mi? Şimdi bakınca Osmanlı kültürünün, bastırılmış, kötü
muamele görmüş imparatorluk kültürünün yeniden diriltilmesi,
'Osmanlı-revival' mı diyeceğiz artık, yalnızca özgül olarak o kültürün
geri dönüşü değil, bir imparatorluk kültürü genişliğinde kültürün geri
dönüşü isteği baskın. Yani cumhuriyetin modernist projesi sefildi,
impatatorluğa yaraşan görkemi geri alalım gibi. Bu egemen, öne çıkan
söylemlerden biri. Bir diğeri de dünya edebiyatını yakalayalım, onları
çok iyi bilelim, dünyalı olalım hikayesi. Roman yazarken eğlenceli
olan bunları tespit etmek, sonra bunlarla eğlenmenin yaratıcı
yollarını bulmak. İngilizlerin eski morality play dedikleri oyunları
vardır, oradaki gibi gördüğünüz saçma şeyleri isimleriyle
karakterleştirerek de bir şeyler yapabilirsiniz. Veya benim yapmaya
çalıştığım gibi inanmaya yatkın olduğumuz, inanmayı istediğimiz,
seçtiğimiz, inanmak zorunda kendimizi hissettiğimiz anlatma biçimini
taklit kullanarak, ironi kullanarak, parodiyle ters yüz etmeyi
istersiniz. Biraz böyle. Roman yazan kişiyi öfkeli bir genç olarak
görmeyi, dilimin ucuna tabii öfkeli bir genç adam olarak demek geliyor
ama her zaman öfkeli bir genç kadının yazdıkları bana daha ilginç
geliyor, öfkeli bir genç olarak görmeyi severiz. Bu öfkenin içinde bir
edebiyatçı kariyeri, edebiyat tarihinde iyi bir yer edinmenin,
belediyenin veya devletin, şu partinin sevip güzel maaşlar bağlayacağı
kişilerden olma isteklerinin işaretlerini hemen görürüz. Bunlarla da
kavga ediyorsanız ama işte o zaman iş ilginçleşiyor. 'Neden yazıyor ki
o zaman?'a geliyor. Kötü niyet, bir ajanlık, tuhaflık, gariplik
işareti aranıyor. Bunları insanlarda görmek bana çok ilginç geliyor.


Dört yüz sayfayı geçen kalın bir ilk roman yazdığın! Risk olarak
gördün mü bunu ilkin? Bireyin, gittikçe azalan yaşam dinamikleri
arasına beş yüz sayfaya yakın bir romanı sığdırması pek de kolay
olmayabilir, ne dersin?
-Ian McEwan Sahilde diye bir kitap yazdı, kısacık, iki kahve
içerken oku ve bitir havasında bir kitap, Türkçeye de çok güzel
çevrildi. Öyle bir kitabın özelliği lirik oluşu, müziği, sayfalar
arasında asılı olduğunu gördüğünü zannettiğin görünmez, yumuşak ipler,
seni ilk kelimeden sonuncuya taşıyor. Macera gibi bir kitabın yapacağı
iş ise ancak epik boyutlarla sağlanabilir derdim. Teferruatlı bir
biçimde bir ses tonunu, anlatma biçimini, bir cümle formülasyonunu,
retorik özellikleri yeniden yaratmak ama her yarattığın anda da 'ama
öyle değil' demen gerekiyor. Proteus vardır ya, deniz tanrısı, onun
gibi sürekli şekil değiştiren bir canavar, deniz canavarı
yaratılıyor... Bu canavar biçim değiştirdikçe anlaşılmaz oluyor ama
efsanedeki gibi, o tanrı ancak onu ele geçirmek için çaba
gösterenlerle konuşuyor, o zaman dile geliyor. Yani bir araştırma
nesnesi olarak kabul ederek ona bakman gerekiyor ki o da seninle
konuşabilsin. Dört yüz küsur sayfalık bir sabır gerekiyor söylediğin
gibi. Benim için eğlenceli olan, kitabın ilginçliğinin ölçüsü
olabilecek şey ise şu: Macera'yı herhangi bir sayfasından aç, bir
paragraf oku. Kitabın ana karakterlerini biliyorsan ama o sayfalarda
ne olduğunu hiç bilmesen de seni eğlendirdi mi, kendini yoksa
kaybolmuş mu hissettin? Kitabın bir merkezi, ancak üzerine çıkınca işe
yarayan, baştan başlamazsan çalışmayan bir omurgası olmamalı da, diye
düşündüm, her yerinden binebileceğin bir gövdesi, yapısı olmalı. O
zaman kitabın kaç sayfa olduğunun önemi de azalıyor.


Romanın 'macera'sını anlatır mısın biraz?
-Kitap yazmak kitap yazan kişinin kendini inşa etmesi,
sunması, oluşturması, nasıl diyeceksek artık, bunun için bir araç
oluyor. Eskiden yazarlar, romancılar, şairler bakıyorsunuz bir siyasi,
toplumsal mevkii elde etmek için yazıyorlar. Bin küsur sayfa şiiri
yazıyor ki maaş bağlasınlar veya parlamentoda yeri olsun, saygınlık
ünvanı alsın, soylularla iyi geçinsin. Bunlar çok az değişti. Çünkü
tarihsel değişimlerin büyüklüğüne karşın, kullandığımız dil yapıları,
sözcüklerimizi seçme biçimlerimiz, oynamaktan hoşlandığımız roller,
neredeyse birebir kölelik dönemi imparatorluklarına uyuyor. Samuel
Johnson'ın bir lafı vardır, Dr. Johnson dedikleri bu muhafazakar,
tatlı ve cüsseli yazar der ki 'Yurtseverlik bir alçağın son
sığınağıdır'. Şimdi mesela bu laf çok popüler olmuştur ve burada da
sevilir oldu, epey tekrarlandı. Elbette kimse Johnson'ın bu lafı nasıl
bir tarihsel bağlamda sarf ettiğini söylemiyor, Amerika'da
Britanya'dan bağımsız bir ülke kurmak isteyen 'patriot'lara edilmiş
bir hakaret olduğunu söylemiyor. Johnson'ın Britanya İmparatorluğu'nu
devrimcilerden korumak için söylediği lafı şimdi nefret ettiğimiz
insanları hapse tıkmak için aracı olarak kullanıyoruz. Macera'yı
yazarken farkındaydım ki gerekli olan, öncelikle kendimin inanacağı
bir yalan uydurmayı, kıvırmayı başarmak. Bunu adım adım yapabilirsin,
bir duvar örüyormuş gibi gerekli olanların farkındasındır ve onları
oraya yerleştirirsin. Biraz tanıdık bir duvara benziyorsa da gelip
'güzel duvar yapmışsın' derler. Fakat Johnson'ın lafını örnek verdim,
şundan, bir lafı alıp kendi baskın görüşünün felsefesini kurmak için
kullanırken elbette göze çarpan ideolojik yutturmacalar, oyunlar
yapacaksın. Ben kitabı yazarken düşünmeliyim mesela, bu olay örgüsü
acaba bastırılan dini değerlerin bir eğretilemesi olarak okunacak
kadar metaforik mi diye. Bunları düşünürken şunu düşündüm: Neden
bunları düşünerek yazmam gerektiğini hissediyorum? Bunu talep eden şey
nedir? Romanın ilk halini yazmak iki sene sürdüyse neredeyse bir o
kadar da kitabı yeniden ve yeniden yazmak sürmüştür. Çünkü her aşamada
bir inandırıcılık katmanını daha soyuyorsun veya öyle görünen bir
cümleye soru işareti koyuyorsun. Bu da yorucu, eğlenceli ve uzun bir
süreçti. En sonunda ne için yazdığını unutacak denli çok yazarak
yazmalısın ki başta söylediklerime hizmet etmeyesin... Veya Johnson'ın
lafıyla yapılana benzeyen bir hakikat rejimi kuruluşuna ortak
olmayasın. Amaç hep bu rejimleri ters yüz etmek olmalı.


Kitabın tanıtımlarında, romanı dört farklı ülkede ve şehirde
yazdığından söz ediliyor. Bölünmeler, ayrılıklar romanın yazılış
serüvenine ne gibi etkiler gösterdi?
-Çok karlı bir gece Belçika'dan Almanya sınırından geçerken
çok eski, bizim Doğu Avrupa otobüslerine benzeyen bir otobüste önümde
o ufak yemek masasını açmıştım ve yazıyordum. Her gün şu kadar saat
yazacağım diye düşünüyordum ve yazıyordum; spor yapmak gibidir, ilk
başta nefesiniz yetmez, zorlanıyorsunuz ama en sonunda öyle bir hal
alıyor ki günün en zevkli zamanı o işe ayırdığınız zaman oluyor. Geçen
gün bir arkadaşım 'Senin baban diplomat mı, nasıl böyle gezerek
yazdın?' diye sordu. Oysa gittiğim ülkelerde şatolar satın alarak,
oralarda varlıklı hayatlar sürerek değil, oralarda duraklayarak,
oralardan geçerken, oralarda bir kahvede otururken yazıyordum. Kafanız
bir hikayeyle kaplıdır ve hep onu düşünerek yaşarsınız. Türkiye'den
uzaktayken bu özellikle çok belirginleşiyor, ülkenizin bir düşünceden
ibaret olduğunu hemen görüyorsunuz. Ülkenizi düşünmezseniz Türkiye puf
diye yok oluyor. Düşünmeye başladığınızda ise kafanızda yeniden ve
yeniden oluşuyor. Roman yazmak da böyle. Oradan buraya giderken hep
oradaki dünyayı düşünüyorsunuz ama elbette işin asıl önemli yanı
masanın başında yazdıklarınızı yeniden yazarken oluyor. Otobüste arka
koltukta sabaha karşı üç, dört, bir grup İngiliz sürekli fıkralar
anlatıyordu. Onları da duyarak, camın arkasında karanlık, ıssız bir
manzara, belli belirsiz karı görüyorsunuz her yere yayılmış, siz
elinizde defter kalem yazıyorsunuz. Bir yerde Nabokov diyordu sanırım,
kitabın sayfasını açıyor ve onu yazdığı yer bir kartpostal gibi
kafasında beliriyor. Bunlar kitap yazmanın mutlulukları.


Daha ilk andan, kapaktan dışa vuruluyor öfkeli bir hava; köpek ağzını
göğe doğru alabildiğine açmış, dişlerinin ihtişamını sunuyor okura!
Bir an bunu romanda herkesi ısıran, uzak diyarlardan havlaması duyulan
kara 'baş' zannedecek oluyoruz ama...
-O bir aslan ve dilini dışarı çıkarması hoşuma gitti. O
öfkesi içinde bağırırken dilini görmeden edemiyorsun. Romanlar da akıl
vermek, ahlak sahibi yapmak, bak şu ne kadar güzeldi diye hatırlatmak,
bir teoriyi doğrulamak gibi amaçlarla yazılır ve ne kadar incelikle
işlenmiş de olsalar bakınca pek çok romanda bu amaçlar hakkındaki
huzursuzluklar, büyüklenmeler de görünür oluyor. Ama dişlere değil,
dile dikkat etmek gerekiyor. Hem seni yakaladıktan, parçaladıktan ve
öldürdükten sonra, yerken kullanacağı, tadını alacağı yer de orası.
Öfkeden çok bir iştahın belirtisi, işareti olarak dilden bahsetmeyi
istiyorum aslında.

İstanbullu Gündüz'ün hikâyesini anlatırsın; salgın hastalığa
kapılanların cadde-sokak toplanmasını ve bu macerada Gündüz'ün
kaçışını okuruz. Onun macerası eğlencelidir ama tehlikelidir,
tuhaftır! Bu üç farklılık örneğin nasıl bir bütüne varır?
-Eğlenceli olurken tehlikeli, hem eğlenceli hem de tehlikeli
olduğu için de tuhaftır diyelim. Batı sanatları dediğimiz veya Batı
düşüncesi, Avrupa düşüncesi dediğimiz bilgi alanı için de aynı şeyi
düşünebilir insan. Antropoloji bilimine veya Darwinci biyolojiye,
Malthus sosyolojisine bakınca, Adam Smith'in ekonomi-politiğine ya
da... Büyük, büyüleyici, benzersiz bir proje dahilinde bilgi öznesinin
dehşet verici biçimde sınıflandırılması ve bunu yapan kurumlara geçen
olağanüstü bir iktidar söz konusu. Roman sanatı bunlardan çok
etkilendi. Bilgi nesnelerine yaklaşırken Darwin'in yahut Smith'in
kendi bilgi nesnelerine yaklaştığı gibi yaklaştı. Bunu drama kuralları
çerçevesinde, romandan önce çok etkili olan neo-klasik dönemde,
İmparator Augustus'a hayranlık duyulan, o dönemki klasik, mükemmel
eserlere duyulan hayranlıkla bağlantılı olarak bir yapı içinde de
verecekti. Ama hikayeleri tefrika edeceksen, çünkü o dönemde, romanın
ilk çıkış döneminde başat yaklaşım oydu, o neo-klasik yapı kimseye de
ilginç ve sürükleyici gelmiyor. Belki yüksek eğitim almış kişiye gelir
de asıl hikayesini anlattığın balıkçıya, tezgahtara, kömürcüye, ufak
kasaba memuruna ilginç gelmez. O zaman tehlikeli dediğin süreç
başlıyor ve sürükleyici, eğlenceli yapmaya çalıştığın hikayenin
anlatılma biçimi bütün söylemler arasında hakim hale gelirken,
tehlikeli biçimde her şeyi kendi nesnesi yapabildiği bir cesaret ve
iktidar konumundan hareket ediyor. Dickens yahut Fielding gibi muazzam
projeler yaratan romancılara baktığında hiçbir konu veya temayı
dokunulmaz, bilgi nesnesi yapılmaz görmediklerini fark ediyorsun. Bu
cesaretleri de onları, sonraki romancıları da hem eğlendirici ve
eğlence yaratıcı hem de tehlikeli kıldı.


Romanın girişindeki ithaftan yola çıkarsak, düzensiz hayal gücü kurma
çabası mıdır tüm bunlar? Malum, yerleşik edebi ve popüler sanata
başkaldırıyorsun!..
-Düzensiz hayal gücü diyerek şundan bahsediyorsak tamam,
yazar dediğimiz kişilerin hayalgücü dediğimiz melekeleriyle, zihinsel
yetenekleriyle yazdıklarını varsaydığımız kitaplar var ve bunların
sahip olduğu düzenden farklı bir düzen, farklı bir söz dizimi veya
estetik yapıyla yazıyorsun şeklindeyse soru, buna katılıyorum. Ama bu
durumda da ilk bahsettiğimiz düzen belirleyici oluyor, sen ondan
farklısını, onun zıttını yapmaya çalışan oluyorsun. Bu da senin çabanı
primitif veya tepkisel kılar. Önemli olan düşman gördüğün, hakim
gördüğün, alay edilmesi lazım diye gördüğün şeyin içine girmek, bir
kurt gibi onu kemirmek. Elbette öncelikle uyum sağlaman ve gövdenin
şeklini alman, onun içinde kolayca hareket edecek vücut özelliklerine
kavuşman gerekiyor. Bu da, söylemi içselleştirmek veya onun papağanı
olmaktır diyelim, biraz tuhaf bir ifade ama, onun öyle uyumlu bir
parçası olmalısın ki her aradığında, her çağrı geldiğinde evet
diyebilmelisin. Tabii burada da Hegel'den bildiğimiz bir ölüm-kalım
savaşı, konumların belirlenmesi var. Ancak o içselleştirme ve bütün
uyum sağlandığında, o zaman kemirecek gücün olabilir. O yüzden de
düzensiz demek bir anlamda düzen dediğimizin zıttını ifade ettiği
için, düzenli düzensiz demek daha doğru olur. O düzen sana her şeyi
öğretiyor çünkü o düzen elindeki tek şey oluyor bir süre sonra.

Anarşist yanın olduğunu, haliyle anarşist bir metin kaleme aldığın da
söylendi, katılır mısın buna?
-Anarşist olmak hiçbir angajmanı, bir siyasi, felsefi,
dinsel gelenekle hiçbir türlü özdeşleşmemeyi ifade ediyor gibi durduğu
için herkes zevkle anarşistliğini ilan ediyor. Fakat T. S. Eliot gibi
bir yazara bakın, siyasi olarak kralcı olduğunu söylüyor, sanat görüşü
de çok klasiktir ve romantik şairleri değil de önceden bahsettiğimiz
neo-klasik yazarları beğenir. Dini inancı da çok kuvvetli ve müthiş
inançlı bir Katolik. Şimdi Eliot'un ilginç olan yanı bu inançlarına
rağmen yaşadığı, ifade ettiği karamsarlıkları, çorak dediği, terk
edilmiş, aslında romantik dönemde çok sevilen terk edilmiş evler,
çaresizlik, karanlık melankoli duyguları. Eğer bu umutsuzluğun ifadesi
bir inancın hayalkırıklığıyla geliyorsa yaşasın inanç diyesi geliyor
insanın. Benim kafamdaki iyi anarşist bir devlet memurudur ama alçak,
hain bir devlet memurudur. İkili oynayan ajanlar vardır ya kitaplarda
veya Soğuk Savaş dedikleri dönemde yıllarca CIA'de çalışmış ama
aslında bir komünistmiş falan... Tarihsel figürleri gözden
geçirdiğinde onlar bana hep daha ilginç gelir. Swift mesela dinsizin
önde gideniydi ama hayatını ilahiyatçılıkla kazanıyor. Her zaman için
iktidar, yapılarıyla, sınırları ve tarihselliğiyle bir nesne şeklinde
karşında duruyor ve onun alternatifi bir güç de çoğu zaman olmuyor.
Yazarken o gücün yapabildikleri insana büyüleyici geliyor. Bir dev
gemi kurup onu yüzdürmek, okyanusta onun ilerlemesini seyretmek
istiyorsun. Kocaman direkleri olsun, yelkenleri rüzgarla dolsun, uçup
gitsin. İşin anarşist yanı senin en sonunda bu geminin batışını görme
arzunda, nasıl yüzdüğünü iyi bildiğin aracın nasıl batacağını da iyi
bilmende. Macera'da da orta-sınıf romancılığına, kabul edilen gerçek
ve geleneklere karşı biraz böyle bir tavır var. Ben senin mükemmel bir
kopyanı yaratabilirim ama bak ne yapıyorum gibi...

Kahramanın Gündüz'le romandaki anlatıcın sık dalga geçiyor! Romanın
dili de mizaha kayıyor fazlaca; ironiye varıyor ve haliyle eleştirele
dönüyor son kertede, katılır mısın?
-Kahramanlık roman sanatında başlı başına bir kurum zaten.
Tarihsel, felsefi, siyasal kökleri var kahraman dediğimiz karakterin.
Roman yazmak da kahramanlık olarak görülür. Çoğu zaman roman yazma
işinin kendisini başarmışsan zaten bir hikayenin kahramanı oluyorsun,
o hikayeye de her zaman yazılmakta olan edebiyat tarihi diyelim. Seni
tarihsel özne olarak bir yere koymak, damgala, paketle, rafa kaldır
yapmak isteyen çok olur. Hatta yalnızca toplumun onlardan oluştuğunu
da benim düşündüğüm çok olmuştur. Vladimir Nabokov mesela kelebek
yakalamaktan hoşlanıyordu. Macera'da Nabokov'un çok özel bir yeri
vardır. Nabokov anlattığı kişilerle alay etmeyi sevmiştir ve onun
ironisi anlatılar tarihindeki ironik kanonla çok içli dışlıdır. Bir
ara çok fazla Nabokov okurdum ve onun Puşkin veya Jane Austen'ı
okurken sevdiği en önemli şeyin ironi olduğunu, onun da asıl icra
ettiği işin bu olduğunu görürdüm. Ancak daha da dikkatle bakınca Jane
Austen'ın ironisi çift bir ironi gibi geliyor. Yani kahramanı, bir
roman meraklısı, özgürlük düşkünü genç kız diyelim, bu kahramanıyla
alay eder gibi görünürken aslında o kahramanla alay etme usulleriyle
alay ediyor. Nabokov'un ise niyetleri ve estetik projesi çok
reaksiyoner. Fransız devriminden de, her türlü radikal projeden de
nefret ediyordu ve kelebekleri öldürüp onlara isim vermeyi,
kelebeklerin kanatlarının güzelliğini incelemeyi daha ilginç
buluyordu. Austen'ın aksine çok muhafazakar biriydi ve müthiş bir
iktidar sembolüydü. Bugün hala çok sevilir ve liberal kanon diyelim
ona, tehlikeli ve eğlenceli kanon okunurken hep ön plandadır. Bir
bakıma Macera'da da mesele alaycı bakışla alay etmek ama öyle bir yapı
kurabilmek ki, sonsuza dek, alay etme kavramının hiçbir son nesnesi
olmayana kadar bunu sürdürmek.

Romanda pek çok yazarın (Cervantes, Gogol, Kafka) ve onların
eserlerine, üsluplarına göndermeler de var! Bu neden peki?
-Kafka'nın çok sevdiği üç yazar vardı, biri Flaubert, diğeri
Benjamin Franklin, bir diğeri de Charles Dickens'tı. Gündelik hayat,
hukuk, davalar, özel ve bireysel hayatın ciddiye alınması, bunlar
üzerine düşünme biçimleri, kafamızdaki Kafka isimli öznenin ilgi
alanları haline geldi. Ama nihayetinde asıl ilginç olan bu alanlarla
onların ifade ediliş biçimleri, bu biçimlerin tarihsel dönüşümleri ve
birer tür haline gelişi. Yani otobiyografi öyle bir edebi tür haline
gelmiştir ki artık kendi bağımsız, öznel hayatı, iç yapısı varmış
gibidir. Kapıyı açıp bu edebi tür içinde yaşayabilirmişsin gibi. Bu da
o büyük kuklaların yaşadığı bir duvarı eksik evlere benzer. Bunları
ben çok severim ve bir müzede merdivene çıkıp bunları inceleme fırsatı
olunca çok sık gider olmuştum oraya. Yazarların anlatma biçimleri ve
teknikleri de böyle oluyor. Bir süre sonra bir minyatür ev gibi onu
nesneleştirip odanın içinde görebiliyorsun. O zaman da kukla gibi
onlarla oynamak eğlencelidir ama asıl mesele onların kukla olduğunu
hatırlatmak ve gösterebilmektir. Bu da hiçbir zaman inandırıcılık
yanılsamasını tam yaratmayacak bir anlatma biçimiyle olabilir. Kafka,
Gogol veya Cervantes gibi yazarlar bunu yapmanın bir yolunu sağlarlar.

Kitabın eleştirileri de yapıldı; örneğin Ömer Türkeş, "Macera gerek
niyeti gerekse de diliyle ciddiye alınması gereken bir roman ancak yan
hikâyelere fazla boğulmuş. Yazarın taammüden abarttığı saçmalıklar ya
da araya giren anlatıcının lafebelikleri zaman zaman okuma sürecini
sekteye uğratacak boyutlara varıyor," dedi, ne diyorsun?
-O güzel bir eleştiri yazısıydı ve Ömer Türkeş'in Macera'nın
projesini ciddiye alması da mutluluk vericidir. Fakat şu gözden
kaçmamalı: Bu süslü, güzel kokular sürmüş, her şeyiyle makyajlanmış,
güzel görünmek için çok uğraşmış kitap veya mahluk, artık ona ne
diyeceksek, aslında hoşa gitmemeli çünkü 'hoşa giden' tarihsel olarak
her zaman bir iktidarın arkasında gizlendiği bir maske olmuştur bence.
Hayatım boyunca sinemada da böyle oldu, izleyenlerin nefret edip
kaçtığı tuhaf, takıntılı ve bir bütünlük oluşturmayan, izleme zevkini
yok eden, yazıdaki gibi söyleyelim, süreci sekteye uğratan filmler
veya kitaplardan daha çok hoşlandım. Yoksa seni bütünüyle tatmin eden,
baştan sona zevk veren, çok iyi yapılmış, güzel bu duygusu veren
nedir? Bir McDonalds menü yemeği alırsın, hoş bir film seyredersin ve
mutluluklar içinde yatağa girip uyursun. Oysa tatmin edilmemişlik,
rahatsız edilmişlik, saçmalık veya tuhaflık ya da kaprislerle seni
günün o düzenli mutluluklarını yapmaktan alıkoyan şey daha değerlidir.
İzleyemeyeceğin kadar değişik, okuyamayacağın kadar dağınık,
dinleyemeyeceğin kadar gürültülüyse orada bir değişikliğin, bir
yeniliğin olduğunu görmek gerek. Benim edebiyat tarihinde sevdiğim en
büyük eleştirmenler de, ister Samuel Johnson olsun ister T. S. Eliot
veya William Hazlitt, bugün de hep ilginç şeyler yazan James Wood'dur
mesela, bu anlaşılmaz ve rahatsız edici olanlara ilgi duyanlardır.

Şimdi sırada ne olacak? Romanla devam mı 'macera'ya?
-Şu anda iki farklı kitapla uğraşıyorum. İkisi de henüz
oluşum aşamasında, o yüzden anlatmak ne kadar ilginç olur bilemem. 19.
yüzyıl sonunda efendi-köle diyalektiğinin nasıl efendi dediğimiz
saygın toplumsal karakterlerde bir kölelik etme pratiğiyle iç içe
girdiğini anlatan bir doktora tezi hazırlıyorum. İkinci ve daha az
akademik diyelim, akademik olmayan proje ise farklı bir dille konuşmak
durumunda olan, Britanya'ya hapsolmuş bir kişiyi o dil dünyasında çizmeyi isteyen bir çok
büyük, sözlükleri andıran, dil tarihini hatırlatan roman tasarısı.
İçinde bir iki şiir de olur.

No comments: