Elif Tanrıyar, Sabah Pazar
(28 Kasım 2008)

Kimse kızmasın ama... Roman dediğin komik olur

Kaya Genç dört yılda yazdığı romanı Macera'yla büyüleyici bir dünya kuruyor: "Romanlarda felsefi sorunlar işlenir ama bunları komik şekilde yapabilmek de roman sanatının yeniliğidir," diyor.


Dönüşümün ve değişimin çok hızlandığı günümüzde, roman, klasik yapısını hâlâ büyük ölçüde koruyan bir sanat... Bir parça ölü bir sanat olarak nitelendirilen romanın küçük de olsa bir devrime ihtiyacı varmış gibi görünüyor. Eğer siz de benzer düşüncelere sahipseniz hazır olun, çünkü okuma ezberinizi baştan aşağıya değiştirecek bir kitap geliyor. Kaya Genç'in yazdığı ve Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Macera, bugüne dek okuduğunuz kitapların hiçbirine benzemeyen radikal bir edebiyat deneyi.

Aynı zamanda Genç'in de ilk romanı... Yalnız sizi önceden uyarmalıyım, çok farklı bir okuma deneyimi bekliyor sizi. Bu kitabı ya çok seveceksiniz ya nefret edeceksiniz ama muhakkak ki rahatsız olacak, onu alıştığınız okuma kalıplarına sokabilmek için çabalayacaksınız. İşte bu değişik ve yenilikçi kitabın 1981 doğumlu 'genç' yazarı Kaya Genç ile konuştuklarımız...

Macera'nın hikâyesinden başlayalım... Ne anlatıyorsunuz?
-Kitabım İstanbul'da, günümüzde başlıyor. Genç bir adam veya çocuk diyelim ona, bir dükkânın kapısında duruyor ve onu ilk defa orada görüyoruz. Ortalık karanlık ve İstanbul'un terk edilmiş bir hali var.
Dükkândan içeri girdiğinde orada çalışan tezgâhtar ve arkadaşı, kitabımın genç kahramanı Gündüz'ü kıskıvrak yakalayıp onu içeriye kilitliyorlar.

Kâbus gibi bir durum bu! Nasıl kurtuluyor?
-Gündüz akıllı bir çocuk, ama biraz saf. Onu biraz Kafka kahramanları gibi düşünün. En sonunda onun aklı da bütün kötülük ve hinliklere çalışır ama bu Gündüz'ün kötülüklerden kurtulmak için kaçış yolu gibi bir şey. Kapatıldığı delikte çıkış yolu ararken bir adamla tanışıyor ve bu ihtiyar ona kitaptaki olayları harekete geçiren bir bilgi veriyor.
İstanbullular korkunç bir hastalık yüzünden patır patır ölüyorlar, aman dikkat et, yol yakınken bir kaçış yolu bul diyor.

Oldukça fantastik bir kurgu yani... Bir yandan da herkes İstanbul'dan kaçmak istiyor, onun metaforu gibi diyebilir miyiz?
-Aslında fantastik demek yanlış olur, çünkü kitap dıştan bakıldığında gerçekçi romanlardan farksız. Gündüz de evet, canı sıkılan, macera yaşamak isteyen biri. Ama başka şeylerden çok kendini temsil ediyor! Bu dükkândan kurtulduktan sonra yaşlı adamın sözlerinin doğru olduğunu görüyor, bir kitapçıda tezgâhtar olarak çalışan saf kahramanım ertesi sabah buraya gidiyor. Orada patronu Ragıp Bey, patronunun şair arkadaşı ve yeni karakterlerle tanışıyoruz. Tam o arada salgın iyice patlak veriyor ve bizimkiler kitapçıya sığınıyorlar...

Kitaplardan kurtuluş için medet umuyorlar yani?
-Kaçacak yerleri yok. Bir asker ve doktor karakterimiz var, onlar da gayet şüphe uyandırıcı biçimde şehirde dolanıyor, hastaları tespit ediyor ve onları bir yere götürüyorlar...
Ama buralar belirsiz. Salgını kontrol etmek isteyen devletin hastaları öldürdüğü konuşuluyor. Tüm bunlardan korkan kahramanlarımızın imdadına da Amerikalı ve İngiliz karışımı bir aileden gelen Joe adlı bir tayfa yetişiyor. Onları şehirden kurtaracak bir gemiye bindirmeyi teklif ediyor.

Basbayağı macera romanı yazmışsınız yani. Biraz çocukluğumuzda okuduklarımız gibi görünüyor...
-Macera lafı kulağa çok güzel geliyor, serüven yaşamak' da öyle. Aynı zamanda hem bir aşk yaşamaktır ama daha çok macera kitaplarındaki, filmlerindeki heyecanlı yanı da vardır. Bence bu tür bir hikâye anlatırken bugün en önemsediğimiz romanların ilgilendiği konuları da incelemek, okura vermek mümkün. Romanlarda büyük temalar, felsefi sorunlar, siyasi konular elbette işlenir, romanlar bu yüzden yazılır, ama bunları komik şekilde yapabilmek de roman sanatının yeniliğidir. Don Kişot'u, Gargantua ve Pantagrel'i, Tristram Shandy'i, o ilk büyük, müthiş eğlenceli kitapları düşünün... Hepsinde bir çocuk oyunu havası vardır ama derin kitaplar da onlardır.

GEZE GEZE YAZDIM
Peki nasıl vakit buldunuz da böyle büyük, 400 küsur sayfalık bir roman yazdınız?
-Bu roman 2004'ten beri, demek ki beş sene olmuş, beş senedir hayatımın içinde. Yüksek lisans yapmak için bavulumu toplayıp havaalanına giderken aklımda 'roman yazmaya gidiyorum' düşüncesi vardı...

Bir dakika, yüksek lisans için nereye gidiyordunuz?
-Amsterdam Üniversitesi'ne gittim, 2004 yılıydı. Amerika'ya gitmek için bir sürü sınava girmek ve tam onların istediği parlak öğrenci olmak gerekiyor, İngiltere çok pahalı, ben de Almanca, Fransızca bilmiyorum ve Amsterdam'a gitme fikri bana müthiş gelmişti.
İngiliz edebiyatı okumak için gittim ama asıl niyetim kitap yazmaktı. Her şeyden uzak, aslında dıştan görünüşünün aksine çok sessiz ve cennet bir ülkeye gidip yazabilmek müthiş bir fırsattı.

Kitaba orada başladınız yani...
-Güzel bir stüdyo dairem vardı ve hemen yanımda büyük bir park, kuğular, bisikletle sessizce geçip giden insanlar. Sırtımı bir ağaca verip kitap okumak, elimde defterim yazmak, sonra özellikle Fransa'da, Paris'te yaşamış Türk yazarların yaptığı gibi kafelerde oturmak, bir yandan gelip geçene bakıp bir yandan bütün gün yazmak... Sanırım hayatımın en güzel yıllarından biriydi ve zamanım hep yazmakla geçiyordu.

Anlattığınız olayları yazmak nereden aklınıza geldi peki? İnsan şöyle güzel bir aşk hikâyesi veya polisiye de yazabilir öyle bir ortamda!
-Ben çok sade ve ciddi bir roman yazmaya giriştim. İlk romanını yazan bir romancının yazması gerektiğini düşündüğüm ilk romanı yazıyordum. Ama orada insan fark ediyor ki o kurallara ve estetik anlayışa uymak zorunda değiliz. Ben de yüksek lisans yaptığım konudan dolayı ilk romanını yazan romancıdan beklentlerin nasıl karşılanabileceğini öğreniyordum aslında, ama bir yandan da sıkılıyordum.

Sonra kitabı değiştirdiniz anladığım kadarıyla?
-Epey geziyordum ve gittiğim yerlerde de yazıyordum. Üç yıl bu kitabı yazmak sürdüyse son bir yıl da yazdığım her şeyi silerek ve silerken yeni bir şey, romanın bu son halini yazarak geçti. Üç yıl yazdım, bir yıl sildim yani! Ama sonuçta silerken de yeni bir şey yazdım.

Kitap bir macera romanı görüntüsünde ama aslında felsefeden mizaha, mantıktan politik hicve kadar çok sayıda tür içeriyor.
-Evet çok doğru, kitabımda söylev, psikolojik analiz, felsefi spekülasyon, mektup, otobiyografik kitaplar, günlük gibi tür ve edebi biçimlerin parodileri var. Alıştığımız ciddi bir ses tonu vardır, onu okuduğumuzu zanediyoruz, sonra bununla alay edildiğini görüyoruz. Kitabın tamamında bu var.

BU KİTAP BİR YÜKSELME HİKÂYESİ
Gündüz, bir hiç olarak başladığı hikâyede, kısa zamanda önce liderliğe ve kaptanlığa sonra da krallığa ve hatta 'bir çeşit Allahlığa' yükseliyor. Ne demek istiyorsunuz burada?
-Gerçekten de Gündüz'ün yükselme hikâyesi kitabı hareket ettiren başlıca mekanizma. Sonunda 'bir çeşit Allah' oluyor, sözü kanun, iradesi belirleyici oluyor. Oralarda elbette diktatörlükle de diktatörlük karşıtlığıyla da dalga geçtim. Gündüz ilk başta bir diktatöre karşı, ama sonra ondan beter oluyor.

Orhan Pamuk'un Beyaz Kale'si, Franz Kafka'nın Dönüşüm'ü, Gogol'un Burun hikâyesi... Bunlar satır aralarında, bu roman için ilham aldığınızı düşündüğüm yazarlar.
-Bu kitaba yalnızca romanlar ilham vermedi. Felsefi risaleler, gazeteler, dergiler, broşürler, vaazlar, okul kitapları, mektuplar, günlükler...
Okuduğum her şeyin kitapta parodisinin yapılmasını istedim.

O zaman son bir soru. Kitabınızı okumuş olan okuyucuya ne sormak istersiniz?
-Biraz düz ve sıradan bir cevap olacak ama kitabı beğenip beğenmediklerini sormak isterdim. Yayıncı, eleştirmen, gazeteci, akademisyen pek çok arkadaşlarım şu anda romanı okuyorlar, çocukluk arkadaşlarım ve akrabalarımdan da mesajlar geliyor ve ben elbette beğenecekler mi diye kendi kendime düşünüyorum. Çok sevdiklerini ve eğlendiklerini söylüyorlar ama içimdeki şüpheci ses 'Seni mutlu etmek için öyle söylüyorlar' diyor. Ama sonra gerçekten sevdiklerini düşünüp mutlu da oluyorum...

KİTAPTAN:
Hastalık taşıyan geminin İstanbul'a girişi "Bundan birkaç sene evvel, soğuk, karlı, karanlık bir kış günü, İstanbul Boğazı'nda uzun, yüksek direkli, görenleri hemen ürperten bir gemi belirdi. Sabahın erken saatleriydi: Herkes uykuda, bazı uykusu kaçmış mutsuzların pencerelerden belli belirsiz seçilebilen yüzleri ise, solguncaydı. Rüyalarda olacağı gibi, gemi sessizce ilerliyordu. Duyulabilen tek ses, geminin gövdesine çarpan dalgaların sesiydi."

No comments: