Ömer Türkeş, Radikal Kitap
(Aralık 2008)

‘Şefkatten arınmış bir dünyada’


Kaya Genç, eskinin romanlarının üslubunu ve atmosferini çok iyi yakalamış. İstanbul ’u anlatırken tarif ettiği mekânlar ve insanlar sanayi devrimi Londra’sının ya da Paris’inin sergilediği sefilane manzaralarla aynı. Başıboş köpekler, izbe sokaklar, dağılmış çöpler, terk edilmiş evler, birbirinden tuhaf insanlar


Macera, Kaya Genç’in ilk romanı. Ancak yazarın edebiyatla ilişkisi yeni değil. Universiteit van Amsterdam’dan İngiliz Edebiyatı alanında ‘Oscar Wilde ve Yozlaşmanın Estetiği’ başlıklı teziyle yüksek lisans derecesini alan Genç, şu sıralarda İstanbul Üniversitesi’nde doktora öğrencisi. Bunların yanı sıra roman çevirileri yapıyor, edebiyat üzerine deneme ve inceleme yazıları yayımlanıyor. Kaya Genç ismi, çevirisini yaptığı romanlar için kaleme aldığı önsözlerle dikkatimi çekmişti. Özellikle Thomas de Quincy’nin Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet’i ile Grossmith Kardeşler’in Önemsiz Bir Adamın Günlüğü’ne ilişkin görüşleri edebiyata farklı bir açıdan yaklaştığını gösteriyordu. Sadece edebiyatla, edebiyat kanonu yaratan eserlerle değil, sürüp giden hayatla da kavgası olan atak bir dili vardı Genç’in. Söyleşilerinde kendisini ifade ediş biçimi ise çok daha manifest ve kışkırtıcıydı: “Şiirsellikte ısrar eden yazarlardan, üslupçulardan ve anlaşılmamaktan büyük keyif alan yazarlardan hiç hoşlanmam. Ama felsefi risale gibi liberal bir düzene, şıklığa sahip kitaplar yazanlardan, üslupsuzluktan hoşlananlardan ve hayat görüşlerini anlaşılır kılmak için kılı kırk yaranlardan daha da az hoşlanıyorum. (...) Kendimizden bir kişilik yaratmamızı bekleyen düzenden bütün kalbimle nefret ediyorum. Yarattıkları kişiliklerinin pazarlamasını kapı kapı dolaşan pazarlamacılar gibi yapan sanatçılardan da. Felsefesi olan, felsefesini büyük bir sabırla herkese anlatan, o uyduruk hayat görüşleriyle otobiyografik deneme kitapları yazanlardan.”
Kaya Genç, Macera romanının işte böyle bir dünyanın teşhiri için, anarşizan bir tavırla yazmış. Romanın başındaki ilk sözler zaten yazarın amacını yeterince açıklıyor; “Bu kitap, 1871 yılında iktidarı ele geçirip 19. yüzyılın başkentinde üç ay boyunca kendi yönetimlerini kuran Fransız devrimcilerle dünyanın her yanında onların görkemli girişimini hayranlıkla takip etmiş bütün radikallerin hatırasına ve 25 yaşındaki Yelin’in gülümseyişine ithaf olunur. Kahrolsun yerleşik kültür! Kahrolsun uzlaşma! Kahrolsun popüler sanat! Yaşasın edebiyatın radikal deneyleri! Yaşasın hayal gücünün düzen kabul etmeyen yapısı! Yaşasın eski usullerin devrimci yöntemler için kullanılarak yok edilişi!”
Bütün bu iddalı, ateşli ve provakatif ifadelerin arkasından kan kırmızıya boyanmış bir hikâye çıkacağını düşünenler yanılırlar. İki kısma ayrılmış tekmili birden otuz iki parçalık romanın her bir altbaşlığı, barındırdığı mizahla başka tür bir yol izleyeceğinin ve tüketilebilirliğin sınırlarını belirliyor. Macera, yerleşik kültürü, klasik anlatı düzenini güldürü öğesini kullanarak yok etmekten yana. Bunu başarmak için roman tarihiyle hesaplaşmaya girişmiş yazar. “İngiliz romanının temelini oluşturan macera hikâyelerinden gerçekçi 19. yüzyıl romanlarına dek, yazarların kullandıkları, arkasına gizlendikleri, benimsedikleri veya ironisini yaptıkları sesler, kendisi de bir macera hikâyesi olan bu kitapta, bir kâbus gibi yan yana geliyor, iç içe giriyor, birbirine karışıyor ve iktidarını yitiriyor...”
Kaya Genç, eskinin romanlarının üslubunu ve atmosferini gerçekten de çok iyi yakalamış. İstanbul’u anlatırken tarif ettiği mekânlar ve insanlar sanayi devrimi Londra’sının ya da Paris’inin sergilediği sefilane manzaralarla aynı. Başıboş köpekler, izbe sokaklar, dağılmış çöpler, terk edilmiş evler, birbirinden tuhaf insanlar... Farklı zamanlar ve coğrafyalar arasında benzerliği sağlayan memleketi kasıp kavuran bir felaket. Uzak diyarlardan gelen salgın bir hastalık ölümlere -ve kafiyeli cümleler kurmaya- yol açınca, salgını önlemek için hastalık bulaşan kimseler sokaklardan zorla toplanıyorlar. İşte tam bu sırada tuhaf bir dükkâna düşüyor roman kahramanı Gündüz’ün yolu. Karşılaştığı her yeni roman kişisiyle başı biraz daha derde giren kahramanımız, canını kurtarabilmek için yanındaki tuhaf arkadaşlarıyla bin bir zorlukla bir gemiye atıyor kapağı. Gemi de yolcuları kadar tuhaf. İstanbul’dan Afrika’ya uzanan yolculukları, Afrika’nın ‘balta girmemiş’ ormanlarında rastlantılar ve felaketlerle dolu maceralarla sürecektir...
‘Çaresizliğe gülmek’
Roman kahramanı olarak Gündüz’ü işaret ederken, romanın olaylara doğrudan karışmayan geveze anlatıcısını unutmayalım. Macera, Gündüz’ün yolculuk serüveninden ziyade anlatıcının yazma serüvenini öne çıkaran bir roman. Bir edebiyat macerası. Zürih’te emeklilik günlerini geçiren yaşlı anlatıcı, kendisinin aşamadığı eşiği atlatıyor kahramanına. Şimdiye kadar hep dinleyici yerinde durmuş birinin anlatma ihtiyacını doyurduğu bir metinde hikâyenin bir türlü belli bir yörüngeye oturmayacak elbette. Şimdi saçmala sırası onda. Anlatıcının tekdüze hayatında birtürlü gerçekleştiremediği akıl almaz hayallerini yansıttığı kurmaca bir dünyadayız; gerçekliğinin ve saçmalığının sorgulanamayacağı tuhaf bir rüya sanki bu.
Roman kahramanı olarak anlatıcının ve anlatıcının kahramanı Gündüz’ün arkasında ise ipleri elinde tutan, bu hayallerle pek işi olmayan bir başka anlatıcı var; yazarın kendisi, yani Kaya Genç. Girişteki iddialı cümleleri hatırlayalım; aslında o da başak bir rüyanın peşinde. Onun bütün bir edebiyat tarihiyle hesaplaşmayı göze alan macerası kahramanlarınınkinden çok daha çetin geçiyor.
Kaya Genç, ‘Çaresizliğe Gülmek’ adlı yazısında Gogol’un Arabeskler kitabında yer alan ‘Palto’, ‘Burun’ ve ‘Delinin Defteri’ adlı hikâyelerini, Gogol’ün hüzün ve eğlence duygusunu bir araya getiren ve gerçekçilikle gerçeküstücülük arasında gidip gelen yazarlığını övmüştü. Bu hikâyelerden yola çıkarak aradığı çocuklukta okuduğumuz macera kitaplarında ve resimli hikâyelerde hissettiğimiz heyecan duygusunu Gogol’da bulmamız sağlayan ‘şey’di. Sadece Gogol’de değil, edebiyatın pek çok büyük yapıtında da rastladığımız hüzün ve eğlencenin ya da gerçekle gerçeküstünün biraradalığı, Macera’nın temel meselesi.
Mesele roman içinde roman sanatını sorgulamak olunca, kendisine klavuzluk edecek anlatılar aramış Genç. İtiraf etmek gerekir ki, anlattığı hikâyeden çok ödünç aldığı anlatım tarzlarını izlemek daha ilgi çekici. Binbir Gece Masalları’nın, hepsi de parodik özellikler taşıyan Gargantua ve Pantagrel, Don Kişot, Tristram Shandy gibi romanların, Thomas de Quincy’nin, Gogol’ün, daha yenilerde Kafka’nın izlerini sürebilirsiniz. Elbette Dickens’in, Defoe’nin macrea romanlarını hatırlatan bölümler de mevcut.
“Acımasız, gaddar ve şefkatten arınmış bir dünyada” çaresizce ayakta kalmaya çalışan Gündüz ve arakadaşlarının maceralarına gülerken “acıya, ancak gülerek, kahkaha atarak ulaşabileceğimizi derinden derine bilmemizi” sağlıyor Genç. Adını andığım yazarlar gibi gerçekçi edebiyatın usulleriyle örülmüş bir tuhaflıklar alemi yaratıyor. Bu aynı zamanda “güzellik ve edebiyat uğruna her tür korkunç görüşü meşru gösterebilen romanların” bir parodisi. Macera gerek niyeti gerekse de diliyle ciddiye alınması gereken bir roman ancak yan hikâyelere fazla boğulmuş. Yazarın taammüden abarttığı saçmalıklar ya da araya giren anlatıcının lafebelikleri zaman zaman okuma sürecini sekteye uğratacak boyutlara varıyor. ‘Roman yazacağına roman kuramı yazsaymış’ diyebilirsiniz. Hatırlatmak gerekir ki, yukarıda isimlerini andığımız romanlarda parodi, hikâye anlatmanın önüne geçmemişti. Ama yine de barındırdığı meteforların ötesinde kendisi başlı başı başına bir metafora dönüşen Macera üzerine kesin bir yargıya varmak haksızlık olacak. Okuyunca siz karar vereceksiniz.

No comments: