Bir Boz Ayının İtirafları




Bütün Hıristiyan dünyasının Noel yüzünden ailelerini ziyaret edip de onlara yemek kitaplarından koca koca arabalara uzanan hediyeler satın almak için koşuşturup durduğu o kış… evet efendim, o kış boyunca ben uyuyordum. Nerede uyuyordun? diye soracaksınız belki. Elbette ki bir mağarada, diyeceğim. Söyle bakalım, neredeymiş bu mağara? diye merak edeceksiniz muhtemelen –ne de olsa bu işlerden hiç anlamazsınız siz. Efendim, sorduğunuz tüm bu suallere yanıt vermekte çok zorlanmaktayım, çünkü ben bir ayıyım. Hep bir ayıydım, her zaman da bir ayı olarak kalacağım.

İşte size itiraflarım… ‘En fenasından en iyisine’ diye adlandırdığım bir sırayla anlatacağım onları; son itirafım da, eminim ki boz ayıların dünyanın en tatlı mahlukları olduğunu açık seçik bir biçimde gösterecektir herkese. Ne de olsa biz ayılar bir defa günah çıkarma odasına girdiğimiz vakit, sırf yaptığımız kötü işlerden değil, güzel işlerimizden de bahsederiz. Haydi başlıyorum.

I. BİR ADAM
Yedim onu, vallahi de billahi de yedim. Ağzıma layık bir tadı vardı bu adamın. Geçmiş zamanın izinde yolculuk: dev bir tüfeği olan şişman bir adam ‘Yapmayınız efendim, ben Bursa’dan gelmekteyim, bönü yömeyüniz, aman düzel ehendim, Ayyah belanızı versin, lanet olsun siye efenimiz… Kes şunu, kes!’ diye bağırmakta. Bu adamcağızı mideye indirdikten sonra çimenlerin üzerine uzandım ve zat-ı muhteremin tüm arkadaşlarının benim içimde birbirlerini kucakladıklarını gördüm, sonra aniden arkadaşım da arz-ı endam etti. Çok komik bıyıkları vardı ve tıpkı kendisi de bir ayı olan amcama benziyordu. Deli gibi dansediyorlardı, aman ne güzel bir ziyafetti bu böyle, of…

II. DOĞULU GÖZLER ALTINDA
Size 1980’li yıllarda Türkiye’de doğduğumu söylediğimde bana inanınız. Benim ülkem, dünyada bir hayvanın ismine sahip olan yegâne siyasi oluşumdur. Çok milliyetçi bir halkız, o yüzden de, anlarsınız ya, buralarda olup biten her şey için büyük bir sorumluluk hissederim içimde. Ama Yüce Tanrım, bazan her şey o kadar sinirime dokunuyor ki, herkesi yemek istiyorum. Mesela geçen ay tuhaf bir çifte rastladım. Çocuklar gibi koşturuyorlardı, oysa Roma İmparatorluğu kadar yaşlıydılar. Onları bir ağacın arkasından seyrettim: büyük bir dikkatle kokularını içime çektim, seslerine kulak kesildim… Uyku, gel artık! Ve sonra kadın adama ‘ayı’ diye seslenmez mi? Bir yerde Amerikalıların hep birbirlerine ‘eşşek herif’ diye hitap ettiklerini okumuştum –ayıp değil mi yahu? Burada da aynı şey var. Eğer kabasaba, cahil cühela biriyseniz, eğer beyaz çorap giyiyor ve sarmısak kokuyorsanız ve şayet fakirseniz… işte, bunlardan biri sizi benim boyutlarımda bir ayıya dönüştürmeye yeter de artar bile. Kadının sağ kolunu yedim, adam ise kaçtı.

III. GEÇEN GÜN UYUYORDUM
Ve yüce İsa, korkunç bir kâbus gördüm. Bu kâbusta bir tanktım. Mahvolmuş, duman ve ölümle kaplı şehirlerde ilerliyordum. Yüce Tanrım, ateşler içinde yanan binalar ve İkinci Dünya Savaşı’ndan çıkmış gibi görünen terk edilmiş bir mahalle gördüm. Sonra: utandım. Kendimi: suçlu hissettim. Buna karşı ne yapabilirim ben, diye sordum kendime. Ah bir insan olsaydım. Ama değilim işte. Uyku bir günahtır ve yıl boyunca altı ay uyumak bir ayıyı Şeytan Efendi’den dahi kötü birine dönüştürür.

IV. ŞEKER
Böylece şekeri kesmeye, bir daha hiç bal yememeye karar verdim. Ayrıca: balık da yok. Ben: bir Budist olacağım ve kendi başıma mutlu hissetmeyi öğreneceğim. Yemeyeceğim, içmeyeceğim. Ancak maalesef, benim gövdem eften püften ihtiyaçları olan kocaman bir ülke gibidir. Sevgili amcam, kendimi zayıf falan hissedersem hemencecik bal yememi söylemişti bana. “Yapman gerekeni yapmalısın Remzi. Lanet olasıca şeyi ye.” Peki ya yemeyi istemiyorsam? Hayır diyebilir miyim? Geçen gün balık yememeye karar verdim ve müthiş iyi hissettim kendimi. Ama açlıktan ölmeyi de istemiyorum yani. O sevimsiz karıyı da bu yüzden yedim.

V. BÜTÜN GÜN NİNTENDO OYNAYIŞIM
Orman hayatından tanıdık sahneler: boş bir şişe, sigara izmaritleri, içi çamurla yahut birayla dolu bir ayakkabı teki. Bir de aşk mektupları, fotoğraflar, prezervatifler var. Bir defasında doksanlı yıllardan kalma bir Nintendo makinasının tepesinde oturan bir televizyon da gördüydüm. Yarasa kıyafetli bir adamın kahramanı olduğu bir oyun gösterilmekteydi. İşim bittiğimde orman kapkaranlıktı ve kendimi küçük bir oğlan çocuğu gibi yapayalnız hissettim. Sabaha kadar hüngür hüngür ağladım. Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey: bana bakan, fotoğraflarımı çeken bir aile. Belki televizyon da onlara aittir. Bilemiyorum. Oynamak çok eğlenceliydi ama.

VI. İHTİYAR HANIMEFENDİ
Enfes gözleri vardı. Yeni bir deneyim yaşamak her zaman ilginçtir. Liseli kızlar gibi tütüyordu ve yapayalnızdı. Hali vakti yerinde Türklerden biri olsa gerek. Ben genelde fakir takımına rastlarım. Çimenlerin üzerinde, ucuz ve bayağı Türk gazetelerini çarşaf gibi altlarına sererek otururlar. Başları bağlıdır. Fakir ama mutludurlar. Bu kişiler doğada kendilerini mutlu, güvende ve muhtemelen de, özgür hissederler. Ancak o farklıydı. “Burada ne yapıyorsunuz hanımefendi?” diye sormayı istedim ona. Belki yardım etmeyi, korumayı, kollamayı da… Sonra o dallamaları gördüm. Yüce İsa, bunların kabasaba herifler olduklarına şüphe yoktu. Bir karar vermeli. Verdim: peşlerinden koştum, yakaladım, yedim yuttum. Evet rahip efendi, benim sürdüğüm hayat işte böyle bir şey. Ne İncil’i okudum ne de Kur’an-ı Kerim’i, ama bir gün pençelerimle kutsal bir kitabın sayfalarını çevirmek çok hoşuma giderdi. Çünkü ben iyi bir boz ayı olmayı fevkalade çok istemekteyim.

kitap-lık 97 (Eylül 2006)

No comments: