Alıngan adamın olağanüstü değişimi: Bir Hikaye



Son zamanlarda geçirdiği günlerin en güzellerinden biri gibi durmasına karşın, o akşam Hallaç efendi için berbat olmuştu, çünkü zavallı ihtiyar en sevdiği bastonunu evde unuttuğunu tiyatroya gitmek üzere tuttuğu arabanın içine iyice yerleştikten sonra, tam yarım saat sonra fark etmişti ve şimdi her şey için çok geçti. Kişinin hafızası, onun en hassas bölgelerinden belki de en başta gelenidir; pek çoğumuz, bir şeyi hatırlayamamaktan, o şeyi hiç yapmamış olmaktan daha çok korkarız. Hallaç efendi de bizim gibi, sıradan bir kimseydi. Sabahları aynanın karşısına geçip boş gözlerle çehresini seyrederek dişlerini fırçalar, bu esnada, sanki gayri ihtiyari olarak, saçlarını da düzeltmeye çalışır ve aynı anda iki işi birden yapmaya uğraştığı için, kül rengi saçlarının üzerine macun bulaştırırdı. Ama bu artık unutkanlık da değil, doğrudan doğruya dikkatsizlikti.
     Şehrin gizli köşelerinde, yıkık dökük kimi köhne binaların arka bahçelerine saklanmış vaziyette müşterilerini bekleyen faytonlar vardır –yüzünde her şeyden bıkıp usanmış bir ifadeyle Hallaç efendinin içinde oturmakta olduğu fayton da bunlardan biridir. Yarısına kadar içilmiş yerli tütüne sarılmış bir sigara, arabacının ağzından aşağı sarkmaktaydı. Yalnızca bulutlar ve ay değil, bir görünüp bir kaybolan şimşekler de gökyüzünde dört dönmekte, bu manzarayı seyretmek yerine sinirli sinirli dizlerini birbirine vuran Hallaç efendi ise, neler kaçırdığını hiç bilememekteydi. Hayatın tamamına hakim olmamız yalnız çok zor değil, aynı zamanda imkansızdır da. Kendisinden gelecek emri büyük bir merak ve dikkatle bekleyen arabacıyla en sonunda konuşma lütfunu gösterdiğinde, bu hikâyenin öfkeli ve ihtiyar kahramanı şunları söyleyecekti: “Beni evime geri götürün. Elinizi çabuk tutmazsanız temsili kaçıracağım. Böyle bir durum doğrusu beni çok üzerdi. Üzülmeyi ise bu akşam hiç mi hiç istememekteyim. Şimdi ya siz elinizi çabuk tutun ya da atlarınız ayaklarını denk alsınlar. Çünkü ben isteklerinin hemen yerine getirilmesine alışkın biriyim.”
     Hallaç efendinin bu son sözlerinin içine biraz girmemiz gerekiyor, aksi taktirde bu ufak öykünün çevresinde dönüp durduğu o benzersiz kişiliği yönlendiren dürtülerden bihaber olarak ölme bahtsızlığına erişeceğiz. Hallaç’ın babası Adana’da pamuk işleriyle ilgilenir, hatta bu şehirde ‘Pamuk helva’ olarak da bilinirdi, ancak bu pamukçunun babası, yani kahramanımızın büyükbabası, hayatı tarlalarda geçen oğlunun aksine, bir paşaydı. Bu da, basit bir hesapla, Hallaç’ı bir paşa torunu yapar. İhtiyar dostumuzun geçmişi hakkında bu kadar bilginin yeterli olduğunu düşünüyoruz; hayat, başkalarının yaşantılarını bütün ayrıntılarıyla incelememize fırsat verecek kadar uzun değil ne de olsa.
     Bütün gücüyle karanlık, boş sokaklarda ilerlemeye koyulan atlar sırtladıkları faytonun içinde bir tür kral gibi bekleyen ihtiyarı dört nala evine ulaştırdılar. Elbette, en doğrusu, burayı ev değil de bir malikâne ya da saray yavrusu diye adlandırmak olacak, çünkü Hallaç’ın şimdi basamaklarını ağır ağır tırmandığı evin kapılarını yalnızca ayrıcalıklı insanlara açtığı, daha zile basmadan anlaşılabiliyordu. Hemen girişte, sağ taraftaki geniş, yüksek duvarda, üstten ufak bir lambayla aydınlatılmış altın çerçeveli bir tablo durmaktaydı. Bu dikdörtgenin içinden saray yavrusuna gelenleri selamlayan kişi, elbette, daha önce bahsi geçen paşanın ta kendisidir. Fakat burada resmedilen, onun çocukluğuydu; kafasında akla hemen acı bir kırmızı biberi getiren, hafif tüylü, görenlere huzur veren bir fes, beyaz eldivenli sağ elinde ise, üzeri gümüş süslemelerle kaplı bir kılıç vardı. Kimi akşamlar malikânesinin içinde bir hayalet gibi gezinip duran Hallaç, tablodaki bu kılıcın hafifçe parladığını görür gibi olur, korkudan geriye çekilir ve bu geri çekilme esnasında, ışığın açısındaki değişim, hakikaten de paşanın baba yadigarı silahının ışıl ışıl parlamasına yol açardı. Korktuğumuz yaratıkların küçüklükleriyle karşılaşmayı her zaman ilginç bulmuşumdur: semenderleri, daha bir kaç sene evvel kurulan yeni devletleri ve iş hayatına atılmasının üzerinden henüz kırk gün geçmemiş tüccarları karşıma alıp şöyle bir dikkatle incelemeyi de, bu yüzden severim. Paşanın çocuk hâli de, doğrusu çok nevi şahsına münhasır bir mahluktu. Göz bebeklerindeki o ürkütücü, olağanüstü büyüklük… Burun deliklerinin açıklığındaki o sahte kendine güven ifadesi… Ayrıca zat-ı muhteremin kulakları da kepçeydi.
     Arabacının dışarıda beklediğini, havanın da insanın iliklerine işleyecek denli soğuk olduğunu bilmesine karşın, tablonun yanından geçtikten sonra, Hallaç efendi, kendini merdivenlerin başında duran ve yerini değiştirmeyi son kırk senedir düşünmekte olduğu kanepeye attı ve bununla da yetinmeyerek, bir de keyif sigarası yaktı. Dumanlar gerek ağzından gerekse de burnundan büyük bir hızla göğe yükseliyor, kahramanımız bu hâliyle akla buharla çalışan bir treni getiriyordu. Fakat herkesin bildiği gibi, her trenin bir kondüktörü vardır –acaba Hallaç efendiyi yeniden rayına oturtacak, onu bencilce olduğunu söylememizde herhangi bir sakınca olmayan bu davranışlarından kurtaracak böyle bir kişi, hikâyemizin dünyasında bulunmakta mıdır? Cevap: hayır, fakat umarız ki kitabımızı okuyan kimseler arasından böylesine cesur biri çıkacaktır.
     Kuşkusuz bu tembel mutluluğu yaşamaya akşama kadar devam edebilirdi, ancak sırt bölgesinde hissettiği bir acı ihtiyarı yerinden zıplattı. Arada pencere camına çarparak yağmaya başlayan yağmurun sesini de dinleyerek, Hallaç doğruldu, yüzünde şaşkın bir ifadeyle kafasını kaşıdı, sigarasının külünü yere silkti ve ayağa kaltığında bastonu da kanepenin üzerinde arz-ı endam etti. Harikulade bir karşılaşmaydı bu. İhtiyar, dizlerinin üzerine çökerek, az önce üzerine oturmuş olduğu tahta parçasını dudaklarına yaklaştırdı ve bir defa öptü. Burnuna gelen koku meşe ağacına aittir, fakat bastonun üzerine değdiği onca sokak göz önünde bulundurulursa, bu meşe ağacı kokusunun saf olmasına imkan ihtimal bulunmamaktadır. Bu noktada belki şu soruya bir cevap aramak da yerinde olacak: kendi başına zaten rahatlıkla hareket edebilen, merdiven çıkabilen, hatta faytona dahi binebilen bir ihtiyarın, gerçekten bastona ihtiyacı var mıdır? İşin aslı şu ki, Hallaç bu bastonu daha çok gösteriş olsun diye, bir başka deyişle, caka satmak için el altında bulunduruyordu. Yine de, ışıkları söndürüp kapıları kilitlerken, basamakları teker teker inerken ve arabacının yanına yaklaşırken, Hallaç efendi hep bastonuna yaslandı. Böyle yaparak, adamın yarım saattir ortada olmayışını sakatlığına bağlayacağını umuyordu. Fakat arabacının böyle bahanelere karnı toktu, çünkü sigarasını şimdi ağır ağır sarmakta olan bu şahıs, tilki kadar kurnaz, bir fil kadar da sabırlıydı.
     Atlar bütün güçleriyle kişnediler, sokağın havasını hemen değiştiren nal sesleri kimi komşuların balkonlarına çıkıp ortalığı kolaçan etmelerine sebebiyet verdi: kafalarını uzatıp da aşağıya baktıklarında ise, geriye eski püskü taşlardan yükselen epey büyük bir toz bulutu kalmıştı yalnızca. Arabacı kırbacını zavallı hayvanların sırtlarına indirdikçe, konsere tıpkı görgüsüz zenginler gibi geç kaldığı gerçeği, Hallaç efendinin kafasına bir çekiç gibi iniyor, sahil yolunda ilerlerlerken Boğaz’ın üzerinde gezindiğine tanıklık ettiği ışıklar, suçluluk duygusuyla kendilerini kör eden o eski kahramanları da aklına getirerek, gözlerini kamaştırıyordu. Arabacı bir hikâye anlatmaya koyuldu: insanların “namussuzlukları”ndan ve “alçaklık”larından, sözünü tutmayan Edirneli bir adamın “cimri, namussuz ve de alçak sülalesi”nden, nasıl da dünyada kimseye güvenmemek gerektiğinden, bir pamuk tarlasında “eşek sudan gelinceye dek” çalışan köylülerden bahsediyordu. Bu son bölümde ihtiyar adam bastonundan güç alıp şöyle bir doğruldu ve şunları söyledi: “Bu sene pamuk tarlaları hepimizi mahvetti. Kalbimden rahatsız olmasam hemen bir trene atlayıp sahip olduğum toprakları teftiş eder, gerekirse bazı yerleri de elden çıkarırdım. Ancak seyahatimizin ilk kısmında söylediğim gibi, ben isteklerinin yerine getirilmesine alışık olan, hayatı boyunca bu şekilde yaşamış biriyim. Evet arabacı, belki merak ediyorsundur, işte söylüyorum: bir paşa torunuyum ben. Şimdi gidip de tarlalarıma, yahut bu tarlaları satmakla görevlendireceğim ırgatlarıma söz geçiremezsem –ki bir tarlaya söz geçirmekle bir ırgata söz geçirmek arasındaki fark çok azdır- evet, böyle bir durumda kalbimin hemen duracağından ve benim öte dünyaya büyük bir hızla geçeceğimden hiç şüphem yok.” Bunları söylerken, Hallaç efendi, kalbinin hâlâ atıp atmadığını kontrol etmeyi istiyormuşçasına, sağ elini göğsünün üzerine yerleştirdi ve derin bir nefes aldı.
     Hava iyiden iyiye soğuduğunda, atların ağızlarından çeşitli aralıklarla dumanlar yükselmeye başlamıştı, ama ihtiyar adamın hemen fark ettiği gibi, bu dumanların belirmeleriyle ortadan kaybolmaları bir oluyordu. Arabacı tek kelime etmeden kırbacını havaya kaldırdı; ardından da, göz açıp kapayıncaya dek tiyatronun kapısında olacaklarını öylesine yumuşak ve zarif bir sesle vadetti ki, kahramanımız küçük bir çocuk gibi kendisine söylenene hiç düşünmeden inandı. Oysa, çevresine birazcık baksaydı eğer, o eski binayla aralarında üç meydan, altı mahalle, iki tane de köprü olduğunu anlayabilirdi. İnsanların korkuları ve içlerinde beliren endişelerle baş etmek için kendilerini kandırmaları elbette doğaldır, ancak bunun bir alışkanlığa dönüştüğünde ne tür sonuçlar verdiğini Hallaç efendinin öyküsü aracılığıyla okura aktarmak da, aynı şekilde bu satırların yazarının en doğal haklarından birini oluşturmaktadır.
     Kapıyı açıp da salondan içeri girdiğinde, ihtiyar dostumuz yalnızca son on dakikasına –o da ayakta- tanıklık edeceği bu gösterinin bir tiyatro oyunu değil, bir konser olduğunu gördü. Sahnede, taştan bir heykel gibi, en ufak bir hayat belirtisi göstermeden oturan çok şişman, alnı terli sarışın bir adamla, sağ elinde tutup boynuna dayadığı kemanını bir yay vasıtasıyla akla hemen kurulmuş oyuncakları getiren bir mekaniklikle çalan, uzun saçlı, gözlüklü ve insanı başka bir yere bakmaya yöneltecek derecede çirkin, genç bir çocuk vardı. Kemandan yükselen müzik o kadar tiz ve kulak tırmalayıcıydı ki, Hallaç efendinin tiyatro salonuna girdikten sonra yaptığı ilk iş, kimi seyircilerin şaşkın bakışlarına aldırmadan, kulaklarının dış dünyayla bağlantılarını, bahsi geçen organlarının üzerlerini avuçlarıyla kapatmak suretiyle kesmek oldu. Şimdi ortalık sessizdi. Nefesinin o tanıdık, zavallı iniş çıkışlarını dinleyerek, ihtiyar adam gözlerini yeniden sahneye dikti. Uzun saçlı genç, elindeki kemanı kutsal kaseden şarap içiyormuşçasına çalıyor, bu esnada salondaki seyircileri görmek istemediğini ifade etmek için olsa gerek, gözlerini de sıkı sıkı yumuyordu. İşte bu anda, yorgun bir çınar gibi duvara dayanmış vaziyette bekleyen Hallaç efendinin kafasında bir ampül yandı. Yarım saat sonra kulise girmeyi becermiş, yüzünde hafif mahcup bir ifadeyle kemancının karşısında dikilmekteydi. Üzerinde adıyla soyadının baş harflerinin yazılı olduğu büyük, beyaz bir mendille sırasıyla alnını, kulak memelerini, boynunu, çenesini, koltuk altlarını ve nihayet sırtını silerken, ihtiyar adam ona i) hayatında dinlediği en büyük kemancı olduğunu; ii) birlikte bir akşam yemeği yemekten başka çarelerinin olmadığını; iii) kendisinin şehirdeki sanatçıları el altından destekleyen, ceplerine para sıkıştırıp karınlarını doyuran ve kimi Avrupa ülkelerinde ‘patron’ olarak adlandırılan kişilerden biri olduğunu, büyük bir sabır, ayrıntı zenginliği ve hikâye etme yeteneği de sergileyerek anlattı. Burada üç madde hâlinde sunulması uygun görülen bu iddiaların üçü de utanmasızca söylenmiş yalanlardı ancak. Çünkü; i) ihtiyar adam, tiyatro salonuna ilk girişiyle kulaklarını kapatışı arasındaki kısacık süre bir kenara bırakılırsa, genç müzisyenin keman çalışını hiç dinlememişti; ii) birlikte akşam yemeği yemeleri Allah’ın emri değildi; iii) ve hayatı boyunca Hallaç efendi resimlere, şarkılara, şiir ve romanlara karşı büyük bir ilgisizlikle yaklaşmış ve içten gelen bir öfkeyle, sanatçılardan her zaman nefret etmişti. Böylelerini hepimiz biliriz. Kendi sefil hayatlarını renklendiren tabloları resmeden kişileri büyük bir duyarsızlık ve akılsızlıkla görmezlikten gelerek yaşlanan, ve doksanlarına ulaştıklarında da, o yıllanmış şarapların aksine, insanın damağında kekremsi, iğrenç bir tat bırakan bu kişiler, aynı zamanda biz hikâyecilerin en büyük müşterileridir de.
     Bunun hayatının en büyük hatası olabileceğini hiç düşünmeden, kemancı karşısındaki bu kendine has kişiliğin davetini kabul etti –başını hafifçe öne eğip reverans yaparken yanakları bir kız çocuğununkiler gibi al al olmuştu. Ertesi gün buluşmak üzere sözleştiler; lacivert gökyüzünde yine durgun, ağır ve tehditkar bulutlar vardı; önlerinden geçtikleri çingene kadınları, ellerindeki çiçekleri onlara uzatıp gülümsediler. Elele tutuşmuş üç kardeşe benzeyen ve kendisine dokunulduğu an yerle bir olacakmış gibi duran binaların pencerelerinden sarkmış sigaralarını tellendiren adamlar, arada bir kafalarını kaldırıp havaya bakıyor, sonra bu yaptıklarından büyük bir utanç duyuyormuşçasına, hemen mumdan heykeller gibi hareketsiz bir vaziyette, oldukları yerde kalakalıyorlardı. Bu manzaraları girdikleri lokantada pencerenin yanına oturan kemancı seyretmekte ve bir yandan da, sağ elinin serçe parmağını sağ kulağının içine belli aralıklarla sokup çıkarmaktaydı. Karşısına oturan Hallaç efendi bunun farkına varmadı belki, ama dizlerini hafif hafif birbirine vurmak suretiyle müzisyenin kendisiyle ilgilenmeyişine teessüf etmekten de geri durmadı. Kemancı “kanlı bir et” yemeyi ve “eski bir şarap” içmeyi istemekteydi –bunu bir kitaptan okumuş olabilir miydi acaba? Ama kahramanımız bu fikri aklından kovmakta hiç zorlanmadı, çünkü hâlinden ziyadesiyle memnun olmanın ötesinde, zavallı bir kimseye yardımda bulunmanın kişiye verdiği o harikulade neşeyi de içinde hissediyor, daha evvel asla ve kata tatmadığı bu duygularla hafif hafif titrediği için de, sudan çıkmış balık misali, ne yapacağını şaşırmış vaziyette dizlerini birbirine vurmaya devam ediyordu. Zavallı ihtiyar. Hayatta yaşadığımız büyük dönüm noktalarında aniden böylesine afallayıverişimiz, tuhaf el kol hareketleriyle neyi ne yapacağımızı büsbütün şaşırışımız ve kimi durumlarda, hiç huyumuz olmamasına rağmen kekeleyip ancak kerizlere yakışacak laflar sarf etmemiz çok acıdır –ama tüm bunlar, acı olmalarına karşın, gerçektirler de.
     “Keman çalmaya ilk başladığımda dünyadaki yerini bilmeyen biriydim. Pazar günleri, bütün aile bir araya toplanıp da kendi zenginliklerini ve mutluluklarını mağrur bir biçimde kutlarlarken, benim gözüm hep kapıda ve de penceredeydi. Her an bir şey olmasını beklerdim. Kapıyı açıp içeri girecek ve sevdiğim insanlara zarar verecek birinin özlemi içindeydim; geceleri odamdan çıkar, iki katlı evimizde sessizce gezinir, ortalığa yayılmış vaziyette duran eşyalara bakardım. Kendimi bu eşyalardan farksız görmekteydim, çünkü herkesin eğlenip mutlu olduğu pazar günlerinde, ben ne yapacağımı şaşırır, ne söylemem gerektiğini hiç bilemez, narin, ufak vücudumdan utandığım için de, çoğunlukla meraklı gözlerden uzak köşelere gizlenir, yerle bir olur, koltuklarla, yatakla ve yer yer de perdelerle bütünleşirdim. Bir gün evimize yeni bir hizmetçi alındı. Kadının benim yaşlarımda bir oğlu vardı –sanırım bu esnada dokuzuncu doğum günümün hazırlıkları yapılmaktaydı- ve bu çocuğun mavi gözlerini gördüğüm ilk anda onda bir tuhaflık olduğunu anlamıştım. Zavallı anası yerlerimizi siler, ayakkabılarımızı parlatır, yataklarımızı yapar, arkamızı toplar, yemeklerimizi pişirir, tabaklarımızı yıkar, kıyafetlerimizi ütüler, kapılarımızı kilitler, yollarımızı gözler ve kimi zaman da kulaklarımızı çekerdi. Hayatı bize hizmet etmekten ibaret olan bu kadına karşı beslediğim şaşkınlıkla dolu merak duygularını bir gün kendisine açtığımda, çocuk kafasını bana doğru çevirmeden şöyle dedi: ‘Bir gün bunları sen yapacaksın, ben de anamla sana zulmedeceğim.’
     “Hangi toplumsal zümreye mensup olurlarsa olsunlar, bu cihanda yaşayan her kişinin sabrının taşacağı bir noktanın bulunduğunu düşünürüm. Gerçi zavallı çocuğun bana zararı dokunmamıştı hiç, ama bu sözleri, özellikle de zulmedeceğim derken sesine özellikle yerleştirdiğini düşündüğüm vurgu, benim bu noktaya vaktinden evvel ulaşmamı sağlamıştı. O akşam, yemekten sonra ilk iş babamın yanına gittim ve başımdan geçenleri bütün ayrıntılarıyla, hatta kimi noktaları vurgulamaktan da geri durmadan kendisine aktardım. Fakat bu muhterem kişi öylesine yorucu bir gün geçirmiş olmalıydı ki, sözlerimi dinlerken dudaklarında beliren değişik bir gülümsemeyle mışıl mışıl uyuyor, hikâyemin en kederli noktalarını yeniden ve yeniden kendisine anlatırken de, sağ elini kafamın üzerine pat pat vurarak: ‘Tamam evladım, güzel evladım,’ diye mırıldanıyordu. Şimdi tek çaremin sabahleyin kendisini yakalamak, tabir caizse elde olta onu bekledikten sonra, tam yemi yuttuğu anda başımdan geçenleri balıklarınkinden çok farklı olan o narin kulaklarına yeniden fısıldamak olduğunu anlıyordum.
“Efendim, bendeniz, varlıklı olmakla birlikte, kanında tek damla asalet bulunmayan bir aileye mensubum. Bu yüzden de, işin aslı şu ki, krallardan, prenslerden, şehzadelerden ve paşalardan nefret ederim.”
     Konuşmanın bu noktasında, hâlâ gelmeyen yemeğin de etkisiyle olsa gerek, Hallaç efendi masanın üzerinde duran bıçağı kaptığı gibi ayağa kalktı ve kendi huzurunda herhangi bir paşa hakkında en ufak bir hakaretin dahi dile getirilmesini suç saydığını, bu yüzden de ertesi hafta aynı saatte, kemancıyı, kendisine çarşamba sabahı açacağı hakaret davasına iştirak etmek üzere Beyoğlu’ndaki mahkeme salonunda beklediğini söyledi, bıçağı yerine bıraktı ve zavallı müzisyen henüz tek bir laf edemeden sırra kadem bastı.
     Vahşi batı olarak adlandırılan topraklarda “rüzgardan dahi hızlı” tabanca çeken silahşörler olduğunu, pek çoğumuz küçüklüğümüzde, resimli romanlardan okumuşuzdur; hazır cevaplıkta sınır tanımayan İngiliz ve Fransız züppeleri hakkındaki matrak hikâyeler de, akşam yemeği davetlerinde her zaman iştah açarlar. Ama bizzat yemeğe davet ettiği bir sanatçının çocukluk hatıralarını böylesine büyük bir kabalıkla kesmekle yetinmeyip, üstüne bir de zavallı genci mahkemelerde süründürmekle tehdit etmeye ne buyrulur? Aklı hâlâ babasının, hayali bir denizde yüzen balıkların ve de mavi gözlü sevimsiz çocuğun görüntüleriyle dolu bir vaziyette, kemancı kafasını yeniden binalara doğru çevirdi ve bu tuhaf adamın bastonunu bir çanta gibi sağ elinde tutarak büyük bir hızla manzaraya karıştığını gördü. Garson, elinde içi kanla kaplı tabakla kendisine yaklaştığında, bu şaşkın gencin dili tutulmuş, alt dudağı da, yaşadıklarının etkisiyle, hafif hafif titremeye koyulmuştu.

* * *

Sonraki hafta boyunca, Hallaç efendi evinden dışarı hiç çıkmaz oldu. Telefonlara cevap vermiyor, kapının tokmağını bütün gücüyle çalan komşularına karşı tahammül gösteriyor ve asla malikhânesinin girişinde arz-ı endam etmiyordu. Bu durum, kahramanımızın zaten oldukça sınırlı sayıda olan ahbaplarını korkuya sevk etmedi hiç. Hallaç efendi, son iki senedir aynada her sabah karşısında beliren zat-ı muhterem dışında kimseciklerle görüşmüyor, bu değişik sükunetiyle de, çevrede kendisine rastgelen kimi şahsiyetler tarafından, inzivaya çekilmiş büyük bir düşünür zannediliyordu. Oysa kahramanımızın aklından geçen fikirler o kadar lüzumsuz, o kadar manasızdır ki, onlardan burada bir güldeste sunmak hikâyemizin harikulade yoğun dokusunu muhtemelen bozup mahvedecektir.               Ancak, bir yazarın cesaret göstermesi lazım gelen kimi hayati noktalar vardır ve ben şimdi bu anlardan birine geldiğimiz görüşündeyim.
1. Diş etlerim son zamanlarda sık sık kanamaya başladı. Sabahları lavaboya cüzzamlı hasta misali kan tükürmekten bana artık gına geldi. Acaba bir doktora görünmeli miyim? 2. Hep merak etmişimdir: acaba kimi göllerde yaşamakta olduklarına bizzat tanıklık ettiğim balık takımı, bu göller kış gelip de dondukları vakit ne halt yemektedirler? Onların sırasıyla önce buz kesip sonra çözüldüklerini, ertesi kış da aynı biçimde bir katı bir sıvı hâle geldiklerini küçüklüğümde çok düşünürdüm. Bu konuda bir ansiklopedi karıştırmak kuşkusuz en doğrusu olacak. Ama hayır. İyisi mi ben kendime bir bezelye konservesi açayım. 3. Canım süt içmek istiyor. Şimdi bir damla da olsa süt içebilmek için her şeyimi verirdim. Süt içmek için bir bakkala uğramam gerekmekte. Şu anda bu yorucu faaliyeti gerçekleştirmek yerine süt içmemeyi tercih ediyorum. Ben canının istediği gibi yaşayan bir kimseyim. 4. At binenler ne kadar şanslı! Bu karanlık, kasvetli şehirde yaşamak yerine şimdi isterdim ki şöyle açıklık bir arazide, altımda boz rengi bir kısrakla dört nala koşturayım, görenler de ‘Bizim Hallaç efendinin keyfi yerinde olsa gerek, baksanıza nasıl da pişmiş kelle misali sırıtıyor,’ desinler… İşte kahramanımızın bir şeyler düşündüğü ender vakitlerde aklından ağır ağır geçip giden tuhaf resimler, ürkütücü gölgeler... Doğuştan gelen bir ürpertme ve korkutma hünerine sahip yazarların elinde hiç kuşkusuz bize unutulmaz dehşet anları yaşatacak gölgelere böyle de bakılabildiğini gördüğü vakit, insan tüm hayatın nasıl da bir algı meselesi olduğunu büyük bir dehşetle görüyor. Hallaç efendinin düşünce yapısında da korkutucu bir yan vardı.
     Kemancının başına gelenlere zerre ilgi göstermeyerek, zavallı müzisyenle yemeğe çıkışlarının ikinci haftasında, ihtiyar adam, yine elinde bastonuyla, yaşadığı mahallenin sokaklarında hızlı hızlı yürümeye başlamış, bu yürüyüşü esnasında kendisine selam verenlere karşı beslediği içten duyguları da, tam bir beyefendi gibi, başını hafifçe öne eğmek suretiyle ifade etmişti. Oğlu daha geçenlerde vefat ettiğinden (bağırsak kanseri) faytoncu ortalıklarda yoktu; aklı yine değişik düşünceleriyle meşgul bir vaziyette, bastonunu kaldırım taşlarına vura vura ilerleyerek, Hallaç efendi şehrin en “Batılılaşmış” pastahanelerinden birine ulaştı ve kapıya asılı çanın arka arkaya iki defa “çan-çan” çalmasına da sebebiyet vererek içeri girdi. Ortalık kürklere bürünmüş bir halde kahvelerini yudumlayan ve gözlerinde sadece fazla uzun sürmüş bir hayatın son dönemlerine özgü olan o harikulade anlayış ve çocuksu saflık ifadesiyle, birbirlerine, kendileri de dahil olmak üzere kimsenin anlamasına imkan ihtimal bulunmayan hikâyeler anlatan ihtiyarlarla doluydu. Kahramanımız bir sandalye çekip oturdu. Yürürken bir kelebeğin kanatları gibi hafifçe açılıp kapanan mavi papyonuyla, Hallaç efendinin yanına bir garson yaklaştı sonra. İşte iki kişi arasında geçen konuşmadan bir kesit:

GARSON: Aziz Hallaç Bey, hoşgeldiniz, safalar getirdiniz! İnşallah son zamanlarda ortalıkta pek görünmeyen kaldırım taşlarının yokluğu, yürüyüşünüz esnasında sizi yormamıştır. Şayet ‘bitap düştüm, hâlim harap!’ diyorsanız, sizi sadece krallarla padişahları oturttuğumuz masaya alacağım. Yok eğer: ‘her şey yolundadır, lafı uzatma da bana ne istediğimi sor!’ diye içten içe dertlenmekteyseniz, o zaman bastonunuzu bir defa yere vurmanız yeterli olacak. O vakit size hemen ne istediğinizi soracağım ve ölene dek, bir daha da sizinle tek bir kelime daha konuşmayacağım.

HALLAÇ EFENDİ: Bastonum da, tıpkı hayatın her anında verdiğim kararlarım gibi, bana aittir –onlar arasında herhangi bir bağlantı kurmak beni mekanikleştirmekten başka bir işe yaramaz. Ben bastonumu yolları arşınlarken, zevk için kullanıyorum… Ama her neyse, diyeceğim odur ki, güzel evladım, sen bana bir tane çay getir de keyfim yerine gelsin.

GARSON: Başüstüne efendim. Çayınızı koyu mu yoksa açık mı içersiniz?

HALLAÇ EFENDİ: İçmeyi istediğim çayın kıvamı, benim yetiştiğim saygıdeğer muhitlerde ‘paşa çayı’ olarak adlandırılırdı hep.

GARSON: Ufak çocukların içtiği gibi sidik rengi, bol şekerli, iğrenç bir bardak çay içmek istemektesiniz yani?

Bu son sözleri gözlerinde büyük bir şaşkınlık ve olup bitene inanamama ifadesiyle dinleyen Hallaç, herhangi birinin paşalar hakkında laf söylemesine asla ve kata müsaade edemeyeceğini, söz konusu olan şey paşa çayı olsa dahi, kesinlikle ilke, görüş ve inançlarından taviz vermeyeceğini, kükreyen bir aslanın gürültülü sesi ve kendine güveniyle söyledi. Bu esnada masanın üzerine de çıkmıştı. Kahvelerini yudumlamayı sürdüren diğer ihtiyarlar bu olup bitenleri anlayışlı, görmüş geçirmiş bakışlarla seyrediyor, arada bir de, gayri ihtiyari olarak, parmaklarını burun ve kulak deliklerine sokup çıkartıyor, genç ve fakir garsona mı yoksa kendileri gibi varlıklı ve de yaşlı olan müşteriye mi hak vermeleri gerektiğini bu şekilde çözebileceklerine de, sanki gizliden gizliye inanıyorlardı. Hallaç efendi masadan yere indiğinde duruşunu düzeltti, başını geri attı, kaşlarında biriken teri işaret ve ortanca parmaklarıyla, iki hamlede sildi. Midesi bulanıyordu, bir parça halsiz düşmüştü ve… Ama bunları hiç önemsemeden garsonu sağ kolundan yakaladı ve zavallı adamcağızı “kendi kişiliği, konumu ve mutluluğu için geçilmemesi şart olan o ince çizgiyi ezip yok etmeye kalkışmakla” itham etti. Bastonunu bir yukarı bir aşağı sallayan kahramanımız hızını alamamış olacaktı ki, bu sözlerle de yetinmeyerek, garsonu “hakaret davalarının görüldüğü adalet saraylarından birinde yaşanacak bir hukuk kavgası”na öylesine kendinden emin bir sesle davet etti ki, çevredeki insanlardan kimileri gerçekten de az önce gözlerinin önünde büyük bir suçun işlendiğini, hakarete uğrayan müşterinin ismini temize çıkarmasının da yalnız bir tercih değil, aynı zamanda bir zorunluluk da olduğunu, aynı anda, birbirine çok benzeyen cümlelerle içlerinden geçirdiler. Gerek hedefleri gerekse de uzunlukları çok yakın olan bu fikirleri, aşağıdaki çizimde görsel olarak ifade etmeye çalıştım.

Okları takip edip hikâyemizin geri kalanında neler olup bittiğini öğrenmekten başka çaresi olmadığını, hayatta en büyük zevki kitap sayfası çevirmek olan okurlar eminim ki hemencecik hissetmişlerdir. Bu isteği bir kaç fotoğrafla karşılamak hoş olacak. Dikdörtgen resimlerimizden ilkinde, eski püskü, buruş buruş ceketler giymiş kimi ciddi görünümlü erkekler, bir köprü altında yanyana durmuş, sigara tüttürüyorlar. Arkalarındaki bir köşede ağızlarına kadar dolu çöp tenekeleri var. İkinci bir fotoğrafta, aynı mekana farklı bir açıdan bakıyoruz –evet efendim, bu köprü mahkeme salonunun arka bahçesinde bulunmaktadır ve vapur misali tüten bu adamlar da avukatlar, savcılar ve de hakimlerdir. Bu sefer Hallaç efendi de, elinde havaya kaldırdığı bastonuyla fotoğrafta yer alıyor; karşısında dikilen adam, geçen ay, şehrin en tenha semtlerinden birinde yer alan bir kaldırımda ona yol vermek için bir anlığına durmuş, bunu hayra yormayıp da kendine yapılmış akıl almaz bir hakaret sayan kahramanımız da, bu halis beyefendiyi sağ kulağından ısırmıştı. Gerçekte vuku buldukları işte bu fotoğraflarla kanıtlanan davaların seyrini hikâyemize almak hem yer hem de zaman kaybı olacağı için şu kısa bilgiyi vermekle yetinelim.
Hallaç efendi bütün davaları kaybetmişti.

* * *

Nedenini bilmeden çok erken kalktığınız bir sonbahar sabahında, odanızın üzerleri beyaz yıldızlar ve sarı ay dedelerle dolu perdelerini araladığınızda, tıpkı Avrupa’nın havalı galerilerine sipariş edilen tabloların tanıtım gecelerinde olduğu üzere, karşınıza aniden hiç görmediğiniz ve ayrıntılarından zevk almakla görevlendirildiğimiz bir resim çıkıverir. Belki bir attır bu, ya da saçları ortadan güzelce ikiye ayrılmış, harikulade zeki bakışları olan bir devlet adamı ... Üzerinde, sıcaklığını bulunduğumuz yerden dahi hissedebildiğimiz pembe bulutların gezindiği bir göle bakıyor da olabiliriz pekâlâ. Uykumuzun ağırlığı hâlâ kafamızın çevresinde dönüp durmaktayken ve rüyalarla gerçekler arasındaki ince çizgi, bizim şu anda içinde bulunduğumuz bilinç durumunun ta kendisi olduğundan, perdeleri esrarengiz bir geçmişi irdelemeye hazırlanan bir tarihçinin yarı çekingen yarı bilge elleriyle araladığımızda, ne bu atı garipseriz ne de suratımıza üç yüz sene öncesinden kalma somurtkan bir ifadeyle bakan o adamcağızı. Belki bunlardan da garip olanı, yağmurun yapraklarında tıpırdadığı bir ağacın kasvetli gölgesinde, elinde lacivert şemsiyesiyle bekleyen o ortaokul talebesini görmektir. Yağmur, bu hikâyenin geçtiği şehrin sokaklarına, yılda ortalama altmış defa, her seferinde de ortalığı kasvete boğarak yağar. Ben de, ufak tahta bir masa ve Faber Castel marka bir kurşun kalem ordusuyla içinde yaşadığım ve açlıktan ölünceye dek de ayrılmaya niyetli olmadığım odama yeni bir hayalin aklıma ağır ağır yayılan mutluluklarıyla yürüdüğüm kimi sabahlarda, bu yağmura yakalanır, damlaların burnumun ucunda, kulak memelerimde ve çenemde toplanışını, şaşkın bir mutlulukla hissederdim. Koruyacak bir onuru değil de safi uyduracak yalanları olanların dünyaları, insanı erkenden yaşlandıran o kaygılardan ne kadar da uzaktır! Ama biz de çocukların karşılaştıkları inançsızlık, ilgisizlik ve yakınmalardan mustaribiz.
     Kodese tıktırtmaya muvaffak olamadığı düşmanlarının ağızlarını burmayı da başaramayan Hallaç efendi, günlerini, malikânesinde bir ileri bir geri yürüyüp, evin üzerleri kırmızı bir halıyla kaplı merdivenlerinin basamaklarında oturarak, balgamının kıvamına endişelenerek, aklında beliren sorulara yanıt aramamasının ruh sağlığındaki bir derde işaret edebileceğinden korkarak geçirdi. Kasım ayının sonları yaklaşırken yaprakların rengi iyiden iyiye sararmış, lacivert şemsiyesinin altına sığınmış vaziyette yolun karşısına sürüklenen talebenin peşinden koşturmayı adet edinen köpek de, bir tür melankoli ve acı hissinden kaynaklanması akla yatkın gelen münzevi bir tavır sergileyerek, ortalıkta gözükmez olmuştu. Üst katta, yatak odasının ortasında, görenlerin son yarım asırdır hep garipsemiş oldukları, fevkalade uygunsuz bir yerde duran sarkaçlı saatten yükselen düzenli, tanıdık ve de korkunç gürültü de, bu manzaraya mutluluk katmıyordu hiç. Hallaç efendi perdeyi çekip kapattıktan sonra yeniden merdivenlerin başına döndü ve bir avcının tüfeğinden çıkan bir kurşunla böğründen yaralanan bir ayı gibi, ağlamaya koyuldu. Aklından neler geçiyordu? Bilmiyoruz. Başka insanlar böyle durumlarda akıllarından neler geçirirler? Bahsi geçen kişiler oturup da bu fikirleri bir kenara yazmadıkça, asla bilemeyeceğiz. Şu ayrıntıları aktarmakla yetinelim: son aylarda kahramanımız normalde hiç sahip olmadığı bir alışkanlık geliştirmişti; akşamları şehrin gürültüsü dinip de artık kimseciklerin kendisini ziyaret etmesi için ortada bir sebep kalmadığını hafif bir kırgınlıkla içinde hissettiğinde, on sekizinci yüzyılda bestelenmiş bir parçanın plağını pikaba yerleştiriyor, iğnenin boş bant üzerine sürtünürken çıkardığı cızırtılara yüzünde huzursuz bir ifadeyle tahammül ediyor, en sonunda şarkı başladığında da, sağ ayağını hafifçe indirip kaldırmak suretiyle bestekarın aklına eşlik ettiğini düşünmekten çok hoşlanıyordu. Ayrıca gittiği her tür lokanta, otel, gemi, saray ve kahvehânede karşısına çıkan garson, resepsiyoncu, kaptan, kral ve çıraktan paşa çayı istemekten de vazgeçmişti. Girip çıktığı ıssız mahallelerde, ne kendisi gibi varlıklı ne de soylu ahbaplarının kırık dökük evlerinde ve kanser hastası ağabeyini ziyarete gittiği hastahâne odalarında, Hallaç efendi kendisine yöneltilen bütün yol verme, bamya yeme ve kolonya dökme taleplerini büyük bir içtenlikle kabul etti. Oysa bütün bu olup bitenlerden içten içe nefret ediyordu.
Sıra olağanüstü ihtiyarın belasını nasıl bulduğunu öğrenmeye geldi.
O gün saray yavrusundan erkenden ayrılmış, sahil yolu boyunca düşünceli düşünceli yürümüş, çeşitli büyüklük ve ağırlıktaki taşlara tekme atmış ve dikkatsizliği yüzünden de yanlışlıkla bir ağaca yüzüstü toslamıştı. Burnundan akan kanları cebinden çıkardığı özel mendiliyle sildikten sonra, ihtiyar adam bu bez parçasını tek bir hamleyle denize fırlattı. Hava buz gibiydi, Boğaz’dan insanın iliklerine işleyen bir soğuk esiyordu ve üzerinde kürklü bir paltoyla ayakta dikilen bir balıkçı, anlaşılan oydu ki, ya kısa bir süre evvel donmuş ya da donma noktasına yaklaşmakta olduğundan, kılını dahi kıpırdatamaz hâle gelmişti. Bunları duygularınızı sömürmek için değil, Hallaç efendinin o akşam bilet aldığı konsere neden geç kaldığını açıklığa kavuşturmak için anlatıyorum.
     Böyle havalarda ortalıkta in cin top oynar ve insan, sokaklarda ne bir arabaya rastlayabilir ne de bir faytona. Korkunç ayaz insanın yüz derisini soyar, kulaklarını çeker, hatta gözlerini oymaya dahi kalkışır. Hemen karşıda adeta bir tomar çalı gibi, kendi kontrolü dışında kaldırım boyunca sürüklenmekte olan bir kadına rastlarız... Ama belki de dağdan yeni inmiş vahşi bir hayvandır bu. Kendisini tam bir hallaç pamuğu gibi sahil yolu boyunca oradan oraya atan rüzgâra rağmen, kahramanımızın sinirleri bir kaplumbağanınkiler gibi sakindi. Ufak adımlarla, sabır ve dikkatle bir iş hanının bahçesine ulaştıktan sonra, Hallaç efendi kapıyı açtı, içeri girdi ve aniden, az öncekini fersah fersah aşan bir hızla, füze gibi iş hanının diğer girişine doğru yürümeye koyuldu. Adımları peşpeşe birbirini izliyor, bu esnada ihtiyarın gözleri dışarıda olduğuyla aynı hızla açılıp kapanıyordu. Beş dakika içinde Hallaç efendi konser salonunun önünde oluşmuş kuyrukta sessizce beklemekteydi; oda orkestrası o akşama özel seçilmiş olan o akıl almaz derecede sıkıcı besteyi icra etmeye başladığında, ihtiyar adam en ön sıradaki koltuğuna yerleşmiş, hatta bacak bacak üstüne bile atmıştı. Kemancı aletini boynuna yerleştirirken bizimki bastonunun başını okşamaya başladı. Farkında olmadan, bastonunun dibini hafif hafif yere de vuruyordu. Bunun sonucunda bestekarın aklında hiç bulunmayan bir tempo, o akşam orkestra tarafından icra edilen parçaya eklenmiş oldu. Fakat diğer seyircilerin büyük çoğunluğu zaten horlaya horlaya uyuduğu, bir kısmı da bu tür konserlere gide gele sağır olduğu için, kimsecikler Hallaç efendinin müzisyenliğini takdir etme şansına erişemedi.
Evine gitmeye hazırlanan ihtiyar tam paltosunu almak üzere vestiyere doğru ilerliyordu ki, karşısına çıkan izbandut büyüklüğünde, sakallı, çirkin ve kaba bir adam, sağ elini yol kesen bir trafik polisi gibi havaya kaldırdı ve şöyle dedi: “Nereye gittiğini zannediyorsun ahlaksız adam? Benimle gelecek ve hesap vereceksin.” Kuşkusuz duyan herkesi rahatsız edecek derecede tehditkar bir edası olan bu sözler kahramanımızda korkunç bir etki yapmış, paşa torunu gövdesine balta vurulmuş eski bir çınar gibi aniden iki büklüm olup gözlerini sıkı sıkı yummuştu. Bu şekilde tehlikeyi başından savabileceğini düşünüyordu, ama adam onu kulağından çekip de vestiyerin yanındaki kapıdan sokağa çıkardığında, Hallaç efendi gidişatın kötü olduğunu hemen anladı. Karanlık gökyüzü ufak kar taneleriyle kaplıydı, tiyatro salonunu boşaltan seyirciler, ortalığa kar taneleriyle aynı hızla, ağır ağır yayılıyorlardı. Karşı kaldırımda kafasını hafifçe bir o yana bir bu yana sallayan uzun, sivri kulaklı bir eşek vardı. Çirkin adam kahramanımızı kulağından tuttuğu gibi bu eşeğin arkasındaki apartman girişine doğru sürükledi. Hayvan kuyruğunu yorgun bir mutlulukla sallayıp dururken Hallaç efendinin gözleri yaşlarla doldu, çünkü karşısındaki kimliği meçhul kişi ona arka arkaya üç adet fiske vurmuştu.
     “Yapmayınız, ben paşa torunuyum!” diyecek oldu. Ama düşmanı merhametten öylesine yoksun bir yaradılışa sahipti ki, daha büyük bir güçle zavallı ihtiyarın çenesini yumruklamaya, kafasındaki tek tük kalmış saçlarını yolmaya davrandı.
“İstirham ederim –bugüne bugün böylesine kırıcı bir muameleye hiç maruz kalmadım. Sizden ricam beni burada bırakıp gitmeniz. Eskiden, doğrudur, ben öfkesine hemencecik yenik düşen bir zat-ı muhteremdim. Tek günahı soylu olmamak olan bir genç adamı ve bana çayımı nasıl istediğimi soran suçsuz bir garsonu mahkemelerde süründürmeye kalkıştım. Bu duruşmalar esnasında hep hüsranla karşılaştığım bütün şehir tarafından bilinmekte. Ama bendeniz artık büsbütün değişik bir mahluk hâline geldim. Bana neden hayvan muamelesi yaptığınızı hiç bilmiyorum, ama sizi kıran bir hareketime tanıklık ettiyseniz, istirham ederim, bana vereceğiniz cezanın ağırlığını yeniden gözden geçiriniz. Kasvet, insanı bambaşka bir ruh hâline sürükleyen bir duygudur. Zannedersem ben de, bu sene her tarafa sirayet eden o halet-i ruhiyenin esirleri arasındayım. Evde oturmak, sarkaçlı saatimin iç aksanından yükselen müziği dinlemek, sokaklara bakmak… tüm bunlar beni anlayışlı ve iyi biri yaptı. Elimden gelse, alınganlık lafını güzel Türkçemizden hemen şimdi, bir kerpeten kullanarak söküp çıkarırdım. Alınganlık duygusu kişiyi yalnızlığa, boş konaklara, mutsuzluğa, kedere iter… Bizim ihtiyacımız olan ise, neşedir azizim; hayattan zevk almayı öğrenmek zorundayız. Ama karşımızdakinin sarf ettiği her lafa çocuk gibi bozulursak hâlimiz nicedir? Okumayı sekiz, yazmayı on yaşında öğrenmişim –yaz tatillerinde ziyaret ettiğimiz ecnebi saraylarında, muhterem büyükbabam, bundan her zaman göğsünü horoz misali şişirerek bahsederdi. Fakat bir parça hassas, sakıngan bir mizacım vardı. İşte efendim, ben bu yüzden hayatta hiç bir şey olamadım, en fazla bir paşa torunu oldum. Koruyacak yegane özelliğim de budur. O yüzden diyorum ki, mümkünse yumruklarınızı paşa torunu taraflarıma indiriniz de, biraz daha değişeyim.”
     Söylev dinlemeyi seven insanları uzaktan garipsemekle birlikte, zaman zaman biz de bu kişilerden biri hâline geliriz. Ancak Hallaç efendinin konuşması esnasında ihtiyara sırtını dönerek durmakta olan adam, anlaşıldığı kadarıyla, kendisine yapılan bu itirafları hiç duymamış, bunun yerine kâh hüzünlü bir sesle anıran eşeğe kâh salondan çıkan insanlara bakarak, sabırla beklemişti. Kafasına neresinden çıkardığını doğrusu bizim de buradan tam göremediğimiz erik rengi bir fes geçirip başına gelenlere daha fazla tahammülü kalmayan biri gibi elini yine havaya kaldırdığında, karşısındaki kişiyi bir portresi evinde asılı duran muhterem dedesine benzeten kahramanımız, geriye doğru gayri ihtiyari bir adım attı. Sonra düşmanı kendisine yaklaştı, o çok değerli bastonunu aldı, bacağını havaya kaldırdı, bastonu ortadan ikiye kırdı ve elli sene evvel bir meşe ağacından kesilmiş tahta parçalarını, yüzünde kendisi dışındaki insanları hiç mi hiç anlayamadığını gösteren bir ifadeyle, teker teker, Hallaç efendinin eline verdi.

Haziran-Temmuz 2006

No comments: